WebNovels

Kaderin Kılıcı (he Sword of Destiny)

WangTaejo
7
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 7 chs / week.
--
NOT RATINGS
316
Views
Synopsis
Modern zamanda bir gencin birden eski zamanda bir emirin çocuğu olup başına gelen olaylar (İsekai/ Epik / Psikoloji) The events that befall a young man in modern times who suddenly becomes the son of an emir in ancient times (Isekai/Epic/Psychology)
VIEW MORE

Chapter 1 - BÖLÜM I – ÖLÜM VE TAŞ

Yusuf'un aklında tek bir düşünce vardı.

Geç kaldım.

Asfalt gece yağmurundan kararmıştı. Sokak lambaları bulanık bir sarılık yayıyor, far ışıkları gözünü alıyordu. Telefonu cebine koymaya çalışırken metalin sesi geldi. Fren değil. Fren olamayacak kadar geç bir ses.

Bir anlık ağırlık hissetti.

Sonra göğsüne binen korkunç bir baskı.

Tırın kaportasıyla göz göze geldiğini hatırladı. Şoförün yüzünü seçemedi. Sadece ağzı açıktı. Bir şey bağırıyordu.

Yusuf yere düştüğünde acı gelmedi. Garip bir sakinlik çöktü.

"Demek böyle oluyormuş," dedi dudakları kıpırdayarak.

Kimse duymadı.

Gözleri kapanırken zihninin derininden bir cümle yükseldi. Kendisine ait ama sanki başkasının fısıltısıydı.

"Güç… elime geçseydi… adil olur muydum?"

Sonra karanlık.

Bir sesle uyandı.

"Al-Qurhah!"

Bu isim ona ait değildi.

Gözlerini açtığında tavan gördü. Taş tavan. Ahşap kirişler. Üzerine eğilmiş yabancı yüzler. Kandil ışığı.

Boğazı kuruydu.

"Su…" demek istedi. Çıkan ses inceydi. Kendisinin olamayacak kadar ince.

Bir kadın nefesini tuttu.

"Şükürler olsun," dedi titrek bir sesle. "Gözlerini açtı."

Yusuf doğrulmaya çalıştı. Başaramadı. Bedeni ağırdı ama tanıdık değildi. Ellerine baktı. Küçük, ama çocuk eli değil. İnce, kemikli. Genç birinin eli.

"Ben…" dedi. Kelimeyi yuttu. Ben kimim?

Yanındaki adam sertçe konuştu.

"Doktor," dedi, "Oğlum niye ben kimim dedi ?"

"Aldığı darbeye bağlı olarak geçici hafıza kaybı içiniz rahat olsun şu an bir şeyi yok. Sizlere tavsiyem bir süre ani hareketlerden uzak dursun durumunu kötüleştirmemek için Emirim"

"Tamam'dır doktor" diyerek oğluna dönerek der ki ;

"Oğlum Hepimizi korkuttun."

Bu kelime Yusuf'un içini ürpertti.

Yaşlı bir adam eğildi. Sakalı göğsüne kadar uzanıyordu.

"Küçük Bey sakin olun vücudunuzu zorlamayın," dedi. "Uzun süre ölü sayıldı. Beden geri döndü ama ruhun yerine oturması vakit ister."

Ölü sayıldı.

Yusuf gözlerini kapattı. Zihni hızla çalışıyordu. Panik yoktu. Bu garipti. Korku gelmesi gerekirken, hesap yapıyordu.

Hastane değil. Dil Arapça. Ama benim bildiğim Arapça değil… daha eski.

Kadının sesi tekrar geldi.

"Al-Qurhah," dedi yumuşakça. "Beni duyuyor musun?"

Yusuf gözlerini açtı. Kadına baktı. Yüzünde çizgiler vardı ama bakışları güçlüydü. Bir anne bakışıydı bu.

"Duyuyorum," dedi.

Kadın ağlamaya başladı.

"Gördün mü At-Tair," dedi arkasındaki adama dönerek. "Rabbim geri verdi onu."

At-Tair.

Adam öne çıktı. Uzun boylu, omuzları genişti. Sırtı dimdikti ama gözlerinde yorgunluk vardı.

"Al-Qurhah," dedi yavaşça. "Beni tanıyor musun?"

Bu soru tuzaktı. Yusuf bunu anladı. İçgüdüyle değil, akılla.

Bilmiyorsam da biliyormuş gibi yapmalıyım.

"Babam," dedi tereddütlü bir tonla.

At-Tair'in çenesi gerildi. Bir an bakışlarını kaçırdı.

"Evet," dedi. "Benim."

Odada bir rahatlama yayıldı.

Kapı açıldı. İçeri zırhlı bir genç girdi. Yusuf onu gördüğü an anladı: bu biri tehlikeliydi. Ama düşman gibi değil. Koruyan türden.

"Gece boyunca başındaydım," dedi genç. "Kıpırdamadı. Nefes bile almıyordu."

At-Tair başını salladı.

"Mesud," dedi. "Kardeşin uyandı."

Mesud.

Genç adam Yusuf'a baktı. Bakışı sertti ama dikkatliydi.

"Gözlerin değişmiş," dedi. "Eskisi gibi bakmıyorsun."

Yusuf içinden gülümsedi.

Çünkü eskisi değilim.

Sesini alçak tuttu.

"Başım… karışık," dedi. "Her şey bulanık."

Mesud yaklaştı. Diz çöktü.

"Bulanık olsun," dedi. "Yaşadıklarından sonra bu normal. Ama şunu bil. Kim sana dokunduysa, kim sana bunu yaptıysa, nefes aldığı sürece peşindeyim."

Bu cümlede şaka yoktu.

Yusuf bu adamın tehlikeli olabileceğini ilk kez o an anladı.

Günler geçti.

Yusuf konuştu. Dinledi. Az konuştu, çok gözlemledi. Kimliğini saklaması gerektiğini içgüdüyle değil, bilinçle biliyordu. Bu dünya güçle çalışıyordu. Güç, zayıfları ezerdi.

Bu bedene ait anılar ara sıra yüzeye çıkıyordu. Parça parça. Bir kılıç. Bir avlu. Bir düşüş. Ölüm.

Demek gerçekten ölmüş.

Bu düşünceyi soğukkanlılıkla kabul etti.

Bir akşamüstü, At-Tair odasına girdi.

"Bir davete gideceğiz," dedi. "Sultan Cafer Han genç yetenekleri keşfetmek için bir ziyafet düzenliyor."

Yusuf başını kaldırdı.

"Sultan mı?" dedi.

Mesud kapıdan seslendi.

"İtaat yemeği," dedi. "Herkes orada olacak."

At-Tair Yusuf'a baktı.

"Mesud kardeşini korkutma, oğlum öyle değil sadece gençleri uzaktan izleyip sınayacak burada tek başına sıkılma diye tekrar soruyorum Gelmeye hazır mısın? Oğlum" diye sordu.

Bu soru basit değildi. Yusuf bunu hissetti.

Hazır mıyım? Hayır. Ama gitmezsem şüphe çekerim.

"Hazırım," dedi sakin bir sesle.

Mesud gülümsedi.

"Eskisi gibi konuşuyorsun," dedi. "Ama yürüyüşün değişti."

Yusuf ayağa kalktı. Bedeni hafifçe sallandı ama düşmedi.

"İnsan ölümden dönünce," dedi, "bazı şeyleri geride bırakıyor."

Mesud'un gülümsemesi kayboldu.

At-Tair uzun uzun baktı.

"Belki de" dedi yavaşça, "bazı şeyleri beraberinde getirir."

Yusuf cevap vermedi.

Ama içinden bir ses yükseldi. Netti. Soğuktu.

Bu Sultan… beni fark edecek.

Ve bu fark ediliş, bir armağan olmayacaktı.

"Abi beni bahçeye çıkarır mısın? davet günü gelene kadar kendimi toplanmam lazım."

"Tabi ki kardeşim gel koluma gir."

Birlikte kale avlusuna geçerler. Birkaç saat birlikte vakit geçirirler ardından mesuda dönerek der ki;

"Abi vücudum zorlansa da beni eğitmeye devam eder misin kendimi toparlayabilmem için?"

"Kardeşim doktor ne dedi hatırla kendini zorlamaman lazım."

"Olsun abi ben At-Tair ibn Al-Qurhah Bahri isem gelecek de abimin sırtını kollayacak kalkan olacaksam şimdiden boş boş duramam ve yatamam aynı şey senin başına gelse sen yatabilir miydin abi."

"Haklısın kardeşim yatamazdım o zaman son bugün de dinlen yarından itibaren başlayalım."

Tamam abi

Der ve kahya gelir;

"Genç beylerim, Emirimiz sizleri sofraya bekler."

"Tamam'dır babamıza söyleyin şimdi geliyorlar diyin."

"Nasıl isterseniz beyim."

Der ve kahya gider ardından mesud ile Al-Ourhah yemek salonuna giderler.

Ve zaman geçer sabah olur. Antrenman alanında ciddi şekilde Al-Qurhah, Mesudu beklerken kendi kendine antrenman yapmaya başlar bir süre sonra Mesud gelir.

"Kardeşim erkencisin ne zamandır burada çalışıyorsun hazır mısın?"

"Evet abi hazırım"

-Der ve antrenmana başlarlar. Birkaç saat sonra onlar antrenman yaparken Cafer hanın elçisi davetiyeyi At-Tair'a vermek için tam kaleye girecek iken antrenman alanında ki Al-Qurhah görür ve şaşırır ve kendi kendine der ki;

Bu çocuk ölmemiş miydi nasıl hayatta ve hatta ağır antrenman yapıyor çocuk daki savaşçı ruhuna bak şimdi ona bakınca gençliğim geldi aklına

Diye içinden söylenerek At-Tair'in huzuruna çıkar.

"Emirim, Sultanımız Cafer Han Hazretleri bu Perşembe olacak ziyafet davetiyesini gönderdi."

"Teşekkür ederim Al-Hakim Sultanımıza bu davete zevk ile teşrif edeceğimizi söyleyin lütfen."

"Tabi ki Emirim."

Der ve tam gidecek iken At-Tair der ki;

"Hâkim hemen gidiyor musun eskisi gibi vakit geçiremiyoruz bari hazır gelmişsin eskileri yad edelim vaktin var ise;"

"Emirim vaktim biraz var size eşlik edebilirim."

"O zaman lütfen resmiyeti bırakalım o zaman değil mi Hâkim."

"Nasıl istersen Tair."

"Gel o zaman şehire gidelim bir şeyler içelim Hâkim."

"Olur da bir şey soracağım Tair."

"Sor kardeşim."

"Senin küçük oğlun için öldü diyorlardı ama gelirken gördüm abisi mesud'la Kılıç dövüşü talimi yapıyorlar?"

"Evet daha uyanalı bir hafta oldu en fazla… Ne dedin ne dedin… Avluda abisiyle kılıç talimimi yapıyor."

"Evet haberin yok muydu?"

Şaşkın bir ifade ile

"Yok."

Diyerek sinirle;

"Meeesuuudddd!"

Diye kükreyerek gider. O ara sesleri duyan gençler korkmaya başlar ve

Eyvah kardeşim babam talim yaptığımızı öğrenmiş ben kaçar…

Derken At-Tair alana girer;

"Mesud kaçma geç karşıma aynı şekilde Al-Qurhah sende …"

Sinirle tam Mesud'a vuracak iken Al-Qurhah önüne atlar ve

"Baba dur abimin suçu yok tüm suç benim ben zorladım beni tekrar eğitmesi için toparlanabilmem için ben istedim" der

"Qurhah araya girme sen istesen bile abin her türlü red etmesi lazımdı çünkü doktor ne dedi bir süre ani hareket yok dedi değil mi? MESUD!"

"Evet baba ama…"

"Aması yok cezanı çekeceksin"

"Baba abime ceza vereceksen aynı cezayı bana ver ben zorladım ve de bana vermiyor isen ona da verme. Baba düşün düşman saldırsa kaleye çarpışma olsa ve ben orada yan gelip yatsam olur mu? bu yüzdem kısa sürede gücüme kavuşabilmek için ben istedim"

"Qurhah senle anlaşamayacağız belli bu seferlik vermiyorum ama zorlanırsan ve yorulursan bırak. Öyle değil mi MESUD kardeşinin üstüne gitmek istemezsin değil mi MESUD!"

Üzgün bir ifade ile;

"Evet baba daha dikkatli oluruz ve kardeşimi yormam merak etmeyin ben ona dikkat ederim"

"Baba merak etme abim var iken bana bir şey olmaz izniniz ile devam edebilir miyiz?"

Hâkim araya girer;

"Tair bizim bir önemli işimiz yok muydu hadi gidelim"

"Ama"

"Aması yok çocukları duydun kolay gelsin gençler" der ve Tair'in kolundan çekerek zorla götürür.

Ve Meyhaneye gelirler, aradan birkaç saat zaman geçer;

"Hâkim ben bu çocuklarla ne yapacağım biri ölümden yeni döndü aylarca koma da idi diğeri savaş meraklısı"

"Tair öyle deme onlara bakınca Cafer ile sen geliyorsunuz aklıma sizlerde küçükken her boş anınızı eğitimle geçirir idiniz ama şunu belirtmeliyim ki;

Qurhah bakınca Cafer'in küçüklüğü ve Mesud'a bakınca sen geliyorsun aklıma o yüzden sıkma canının daha gençler kanları sıcak akıyor hem de merak etme genç oldukları için hızlı toparlar.

"Haklısın da baba yüreği onlara bir şey olacak diye korkuyorum sende babasın ne demek istediğimi anlarsın ama şunu belirteyim ki onlar büyünce baba olduklarında aynı şey başlarına gelirse ne demek istediğimi anlarlar ama o zaman iş işten geçmiş olur"

"Neyse Tair takma kafana içmemize bakalım"

"Haklısın"

Akşam olur Tair kaleye gelir ve sarhoştur ve yatmaya gider. Aradan zaman geçer sabah olur. Tair, Mesud'u çalışma odasına çağırttırır.

"Baba beni çağırtmışsın"

"Evet kardeşinin durumu nasıl ve de zorlanıyor mu?"

"İyi baba kütüphane de çalışıyor ve de düşündüğün gibi zorlanmıyor ama tam tersine daha hızlı toparlandı daha iyi ya da kısacası şöyle diyeyim eski halinden daha iyi oldu"

"İyi o zaman ama bunu sorduğumu sakın kardeşine deme şımarmasın oldu mu?"

"Tamam nasıl ister isen babam"

Der ve oda dan çıkar.

Aradan zaman geçer Ziyafet için 3 günlük yola çıkma vakti gelir. Tair, Qurhah yanına çağırır;

"İyi misin oğlum yolculuk için hazır mısın?"

"Hazırım baba"

"Tamam o zaman aşağıya inelim herkese soralım hazırlar mı?"

Aşağıya inerler;

"Herkes hazır mı?"

"Hazırız Emirim"

"Tamam o zaman herkes atlarına binsin ve avratlarda at arabalarına binsinler."

Der ve herkes arabalarına ve atlarına binerler ve de uçsuz bucaksız 3 günlük sonu yokmuş gibi gözüken çöl yolculuğu başlar.

Arada zamanlar geçer akşam olur çadır kurarlar ve ateş yakarlar. Ateş başında Tair oturur iken yanına Qurhah gelir.

"Baba abim nerede onu bir iki saattir göremedim de"

"Abin yerinde duramadı ve devriye ekibi ile çevre kontrolü yapıyorlar birazdan gelirler çünkü devriye değişim saati geldi."

Der ve rapor vermeye Mesud gelir. Qurhah'a göz kırpar ve Babasına yönelerek der ki;

"Baba çevreyi gözledik herhangi haydut izi yoktu bildirmek isterim"

"Tamam oğlum şimdi git dinlen"

Der ve;

"Bana izniniz var ise şu an ki devriye ekibine katılmak isterim."

"Oğlum daha tam iyileşmedin"

"Olsun babam isterim ve de merak etmeyin kendime dikkat ederim kendimi kötü hisseder isem dönerim"

"Anladım durduramayacağım kafana koymuşsun git ama dikkatli ol ve de kötü hissettiğin an geri gel."

"Tamam babam teşekkür ederim"

Der ve hızlıca atına atlar yola çıkar.

Bir süre vakit geçer ve Qurhah'ın gözüne bir şey dikkatini çeker ve devriye ekibinden ayrılıp atını oraya sürer. Oraya yaklaşmaya başladığında eski yıkık dökük evler görür ve o evlerin yakınında atından inip sessizce yürümeye başlar. Evleri tek tek yavaş yavaş gezerken bir evin altında ağlayan insanların sesini ve birkaç kişinin o ağlayan kişilere bağırma sesini duyar ve dikkatlice eve yaklaşmaya başlar. Yaklaştığında dikkat çekmemek için dikkatlice kırık pencereden içeri bakar ve görür ki bir haydut grubu insanları bağlamış ve de o insanları dövüyorlardı. Buna dayanamayan Qurhah onları dışarı çekebilmek için küçük taşı fırlatarak ses çıkarır, sesi duyan adamlarlardan biri dışarı çıkar ama geri gelmez. Diğerleri de ona ne olduğunu anlamak için dışarı çıkar ve Qurhah arkadan saldırmaya başlar. Adamlar da karşılık vererek çarpışmaya başlarlar. O arada ikici devriye ekibi geri dönerler ve At Ta-ir'in huzuruna çıkarlar.

"İkinci raporu vermeye geldik emirim."

Der.

"Ne ikinci raporu? Qurhah nerede? O sizlerle değil miydi?"

"Emirim bize dedi ben Emir'e rapor vereceğim diyerek gitti"

"Kaç saat önce oldu bu olay?

"1 saat önce yanımızdan ayrıldı"

"Ne demek bir saat ölmek istemiyor iseniz herkesi toplayın oğlumu bulun yoksa ölürsünüz."

"Emreder iseniz emirim."

"Vezir Tarık'a söyleyin herkesi toplasın"

"Emreder iseniz emirim"

Der herkes Qurhah'ı aramaya çıkar.

Aradan birkaç saat geçer ve Vezir Tarık o eski evlerin orayı bulup oraya gittiğinde cesetleri görür ve bakar ki yeni ölmüşler içine korku düşer ve de bir evden yardım çığlıkları duyar o eve gider ve bakar ki, Qurhah yerde yatmaktadır. Manzaraya donup bakarak ve ağlayarak dizlerinin üstüne çöker ve acıyla bağırır.