WebNovels

Chapter 181 - DEMİRİN ÇIĞLIĞI VE KIRIK DİŞLİLER

Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun avlusuna çöken gece, yıldızsız ve merhametsizdi. Rüzgar, taş surların arasında ıslık çalarak gezinirken, yerde yatan Kül-Sürüngenleri'nin parçalanmış cesetlerinden yükselen asidik dumanlar, soğuk havayla karışıp genzi yakan bir sis oluşturuyordu.

Kael Vael'thra, sağ bileğine doladığı o kalın, paslı kuyu zincirini gergin tutuyordu. Zincirin ucu yerdeki donmuş çamura gömülmüştü. Avuç içleri, kaba demirin sürtünmesiyle tahriş olmuş, deri eldivenleri yer yer yırtılarak altındaki nasırlı eti açığa çıkarmıştı.

"Kaptan," dedi Malik, nefes nefese. Elindeki devasa kazan kapağı "Duvar", aldığı darbelerle içe doğru göçmüş, kenarları bir dantel gibi kıvrılmıştı. "Sessizlik... Bu hayra alamet değil."

"Sessizlik yok," dedi Kael. Gözleri (biri safir mavisi, diğeri dikey yarıklı altın) karanlığı tararken Analiz Refleksi devreye girmişti ama odaklandığı şey bir düşman değil, yerin titreşimiydi. "Sadece nefes alıyorlar."

Sürüngenler geri çekilmişti ama gitmemişlerdi. Avlunun karanlık köşelerinde, yıkık duvarların arkasında bekleşiyorlardı. Sanki daha büyük, daha "yetkili" bir gücün sahneye çıkması için yer açıyorlardı.

Ve o güç, kendini bekletmedi.

Garnizonun lojistik deposunun (Kormac'ın krallığının) yıkık duvarından, ağır metalik bir gürültü duyuldu. Bu, etin taşa çarpma sesi değildi. Bu, zırhın zırha sürtünme sesiydi.

Karanlığın içinden, Sürüngenlerden çok daha büyük, omuzları bir boğanınki kadar geniş, sırtı ise doğal olmayan metalik plakalarla kaplı bir varlık çıktı.

Beta-Kimera: Demir-Sırt (Iron-Back).

Yaratık, Engerek'in (Viper) "Biyo-Simya" sapkınlığının bir başka ürünüydü. Bir goril iskeletine giydirilmiş kertenkele derisi ve bu deriye acımasızca perçinlenmiş hurda zırh parçaları... Yaratık dört ayak üzerindeyken bile Malik'ten daha yüksekti. Nefes aldığında, kaburgalarının arasındaki açıklıklardan yeşilimsi bir buhar fışkırıyordu.

"Bu..." dedi Malik, kalkanını kaldırarak. "Bu biraz daha sert görünüyor."

Kael, bileğindeki zinciri şaklattı. Zincirin ağırlığı kolunu aşağı çekiyordu ama Kudretini (Aura) omzuna ve sırt kaslarına yayarak bu ağırlığı dengeledi.

"Sertse kırılır," dedi Kael. Ama sesi, düşündüğü kadar emin çıkmamıştı. Elindeki bir kılıç değildi. Keskinliği yoktu. Sadece bir ağırlıktı. Ve karşısındaki şey, ağırlıkla durdurulabilecek gibi durmuyordu.

Demir-Sırt kükredi. Sesi, paslı bir kapının açılması gibi gıcırtılı ve tizdi.

Yaratık, hantal görünümüne tezat bir hızla ileri atıldı. Hedefi Kael değil, daha büyük kütle olan Malik'ti.

"Tut!" diye bağırdı Kael.

Malik, Toprak Aurası'nı bacaklarına verip zemine kök saldı. Kalkanını (Duvar) önüne siper etti ve darbeyi karşılamaya hazırlandı.

GÜMMM!

Çarpışmanın etkisi, avludaki gevşek taşları yerinden oynattı. Demir-Sırt, omuzlarıyla Malik'in kalkanına bindirmişti. Malik, insanüstü gücüne rağmen geriye doğru üç metre sürüklendi. Botlarının altındaki donmuş toprak yarıldı.

"Ağır!" diye inledi Malik, dişlerini sıkarak. Kalkanın ortası biraz daha içeri göçtü.

Bu, Kael'in fırsatıydı.

Kael, "Sarkaç" prensibini kullanarak koştu. Zinciri başının üzerinde çevirmiyor, vücudunun dönüş hızıyla savuruyordu. Hedefi yaratığın zırhlı sırtı değil, zırhın bittiği yer olan boyun köküydü.

"Dönüş!"

Kael, sol ayağını eksen alıp döndü ve zincirin ucundaki o ağır, paslı kancayı yaratığın boynuna savurdu.

ŞLAK!

Zincir, hedefini buldu. Ancak beklenen "kırılma" sesi gelmedi. Zincir, yaratığın kalın, kösele benzeri boyun derisine çarptı ve sekti. Yaratığın derisi o kadar sertti ki, paslı demir sadece yüzeysel bir morluk bırakabilmişti.

Yaratık, boynundaki darbeyle irkildi ve Malik'i bırakıp Kael'e döndü.

"Lanet olsun," dedi Kael. "Kesmiyor. Delmiyor. Sadece çarpıyor."

Demir-Sırt, ön pençesini kaldırdı. Pençeleri kemikten değil, deriye implante edilmiş uzun, paslı çivilerden oluşuyordu. Kael'e doğru savurdu.

Kael, "Rüzgarın İhaneti" refleksini kullanmak istedi ama elindeki silah buna uygun değildi. Zincir esnekti, blok yapamazdı. Geriye sıçradı.

Pençeler, Kael'in göğsündeki deri zırhı sıyırdı ve havayı yırttı.

Kael dengesini toparlayıp zinciri tekrar savurdu. Bu sefer yaratığın ön bacağına dolamayı hedefledi.

Zincir, yaratığın bileğine dolandı.

"Yakaldım!" diye bağırdı Kael. "Malik! Vur!"

Kael, zinciri gererek yaratığın dengesini bozmaya çalıştı. Ancak Demir-Sırt, Kael'den çok daha ağırdı ve çok daha güçlüydü. Yaratık kolunu sertçe geri çektiğinde, Kael bir bez bebek gibi havaya savruldu.

"Kaptan!"

Kael havada süzülürken, yaratık onu kendine doğru çekip diğer pençesiyle vurmaya hazırlandı. Kael havadaydı, kaçacak yeri yoktu. Zinciri bırakırsa yere çakılacaktı, bırakmazsa yaratığın kucağına düşecekti.

İkisi de ölümcüldü.

O an, Kael'in zihninde Halid'in sesi yankılandı: "Eğer silahın seni engelliyorsa, o silah değildir. Yüktür."

Kael, havada bir karar verdi. Zinciri bırakmadı. Aksine, zincire daha sıkı sarıldı ve Kudretini karın kaslarına toplayarak havada öne doğru bir takla attı. Bu hareket, yaratığın çekiş gücüne ek bir momentum kazandırdı.

Kael, bir gülle gibi yaratığın suratına doğru uçtu.

Ayak tabanlarını birleştirdi ve tüm vücut ağırlığını topuklarına verdi.

KÜT!

Kael'in çizmeleri, Demir-Sırt'ın burnunun tam ortasına çarptı.

Yaratık, beklemediği bu darbeyle sersemledi ve geriye doğru sendeledi. Kael, çarpışmanın etkisiyle geri tepti ve yere, sırtüstü düştü. Ciğerlerindeki hava boşaldı.

Yaratık kükreyerek başını iki yana salladı. Burnundan siyah kanlar akıyordu ama hala ayaktaydı. Ve şimdi çok daha öfkeliydi.

Malik, elindeki kalkanı bir frizbi gibi değil, bir balyoz gibi tutarak koştu.

"Yat aşağı!"

Malik zıpladı ve kalkanın kenarını yaratığın kafatasına indirdi.

ÇANNNNN!

Ses, devasa bir çanın çalınması gibi avluda yankılandı.

Yaratık dizlerinin üzerine çöktü. Başındaki zırh plakası çatlamıştı. Ama Malik'in elindeki kalkan... O sadık "Duvar", bu son darbeyle ortadan ikiye ayrıldı. Dökme demir, metal yorgunluğuna yenik düşmüştü. Malik'in elinde sadece kalkanın sapı ve küçük bir parçası kaldı.

"Kalkanım..." dedi Malik, şaşkınlıkla elindeki parçaya bakarak.

Demir-Sırt, sersemlemiş olsa da hala bilinçliydi. Yerdeki Malik'e doğru, son bir hamleyle ağzını açtı. Dişleri jilet gibiydi.

Kael, yerden doğrulurken elindeki zincire baktı. İşe yaramıyordu. Vurmak yetmiyordu. Bu yaratığı durdurmak için onu bağlamak değil, içeriden kırmak gerekiyordu.

Gözü, avlunun kenarındaki yıkılmış mancınığın dişli mekanizmasına takıldı. Orada, mancınığı germek için kullanılan, insan kolu kalınlığında, ucu sivri bir Demir Manivela çubuğu duruyordu.

Sert. Düz. Ve delici.

Kael zinciri bileğinden çözüp attı. Zincir yere yığıldı.

"Malik! Ağzını tut!" diye bağırdı Kael, manivelaya koşarken.

Malik, yaratığın dişleri yüzüne yaklaşırken tereddüt etmedi. Kırık kalkan parçalarını attı ve çıplak elleriyle, Toprak Aurasını (Demir Deri) maksimuma çıkararak yaratığın üst ve alt çenesini yakaladı.

"Aaaarrrgh!" Malik kükredi. Yaratığın çene kasları inanılmaz güçlüydü. Malik'in kolları titriyordu. "Çabuk ol Kaptan! Kapanıyor!"

Kael, demir manivelayı yerden kaptı. Ağırdı. Soğuktu. Ama dengeliydi. Bu bir sopa değil, bir mızraktı.

Kael koştu. Hızlandı. Ve son adımda zıpladı.

Yaratığın ağzı, Malik'in elleri arasında açık duruyordu. Malik'in parmaklarından kan sızıyordu.

Kael, manivelayı iki eliyle kavradı ve yaratığın boğazının derinliklerine, o yumuşak dokuya nişan aldı.

"Sıkıştır!" (Mehmed Arslan'ın teorisi, fiziksel versiyon).

Kael, tüm aurasını kollarına değil, demirin ucuna odakladı.

ŞLAK-KIRT.

Manivela, yaratığın boğazından girdi, ensesinden çıktı ve toprağa saplandı.

Yaratık, boğuk bir hırıltıyla kasıldı. Malik'in üzerindeki baskı bir anda kesildi. Dev cüsse, manivelanın üzerine yığıldı. Ölmüştü.

Kael, yaratığın sırtından yere atladı. Nefes nefese kalmıştı. Elleri titriyordu.

Malik, ellerine baktı. Derisi yüzülmüştü ama kemikleri sağlamdı. "Öldü mü?"

"Öldü," dedi Kael, manivelayı cesedin içinden çekip çıkarmaya çalışırken. Demir sıkışmıştı. "Ama silahlarımız da öldü Malik. Kalkanın gitti. Zincir işe yaramadı."

Kael, kanlı manivelayı zorla çıkardı. Metalin ucu eğilmişti.

"Her vuruşta bir silah kaybediyoruz," dedi Kael, gökyüzüne bakarak. "Bu sürdürülebilir değil."

Ve tam o sırada, o beklenen, korkulan ses geldi.

Yerin altından değil, doğrudan garnizonun ana kapısının oradan.

GÜM... GÜM... GÜM...

Bu bir adım sesiydi. Ama Demir-Sırt'ınkinden çok daha ağır, çok daha ritmikti. Her adımda, avludaki su birikintileri titriyordu.

Ve havaya, sülfür kokusundan daha yoğun, yanık et ve kül kokusu yayıldı.

Kael ve Malik, sırt sırta verdiler. Kael'in elinde yamuk bir manivela, Malik'in elleri boştu.

"O geliyor," dedi Kael. Mührü, sırtında deli gibi atıyordu. "Asıl ev sahibi geliyor."

Beta ölmüştü. Ama bu sadece bir testti. Şimdi, Alfa geliyordu. Ve ellerinde sadece hurda kalmıştı.

More Chapters