Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun avlusu, bir savaş alanından çok, terk edilmiş bir maden ocağının çöküş anını andırıyordu. Kael Vael'thra, az önce gırtlağına paslı bir inşaat demiri saplayarak öldürdüğü Kimera'nın cesedini kenara itti. Yaratığın magmatik kanı, demirin üzerinde cızırdayarak soğuyor, metali daha da kırılgan hale getiriyordu.
Kael, elindeki yamulmuş demire baktı. "Çöp," diye hırıldadı. Metal, tek bir kullanımda hurdaya dönmüştü.
"Kaptan!" Malik'in sesi, rüzgarın uğultusunu bastırarak sağ kanattan geldi. "Sol taraf! Geliyorlar!"
Garnizonun yıkılan dış duvarındaki gedikten, üç Kimera daha avluya sızdı. Bunlar, az öncekilerden daha çevik, kertenkele benzeri formdaydı. Sırtlarında buzdan dikenler, ağızlarında ise buharlaşan asit damlaları vardı.
Kael, elindeki işe yaramaz demiri yere attı. Çevik bir hareketle, az ileride yüzüstü yatan ölü bir garnizon askerine doğru yuvarlandı. Askerin elinde hala sıkı sıkıya tuttuğu, standart bir Piyade Kılıcı vardı.
"Ödünç alıyorum," dedi Kael, ölünün parmaklarını kanırtıp kılıcı alırken.
Kabzayı kavradığı an, o tanıdık "yanlışlık" hissi midesine oturdu. Kılıç hafifti. Dengesi, Kael'in alıştığı o ağır, merkezcil Siyah Diş 'e göre çok daha dağınıktı. Ama keskindib ve çelikti.
"En azından keser," diye düşündü Kael.
İlk Kimera, bir yay gibi gerilip Kael'in üzerine atıldı.
Kael, Halid'in öğrettiği "Akış" duruşuna geçmek istedi ama zihni onu uyardı: Bu silah senin uzvun değil. Ağırlığını taşıyamaz.
Yine de refleksi baskın çıktı. Kael, karnındaki Aura Çekirdeği'nden çektiği yoğun, sıcak Kudreti kollarına, oradan da kılıca pompaladı. Amacı metali sertleştirmek, darbenin şiddetini artırmaktı.
Kimera'nın pençesiyle Kael'in kılıcı havada buluştu.
ÇING!
Ses, metalin metale çarpma sesi değildi. Camın kırılma sesiydi.
Standart garnizon çeliği, Kael'in insanüstü Aura yoğunluğunu ve Kimera'nın sertleştirilmiş kemik pençesini kaldıramadı. Kılıç, kabzanın dört parmak üzerinden, tam ortadan ikiye kırıldı.
Kael'in gözleri büyüdü. Elinde sadece bir kabza ve kırık bir metal parçası kalmıştı.
Kılıcın kırılan ucu havada dönerek yere saplanırken, Kimera'nın pençesi hız kesmeden Kael'in göğsüne indi.
Kael son anda kendini geriye attı ama zırhının göğüs plakası yırtıldı. Derisinde ince, sızlayan üç çizik oluştu.
"Lanet olsun!" diye bağırdı Kael, elindeki kırık kabzayı yaratığın suratına fırlatarak. "Hepsi kağıttan yapılmış!"
Silahsızdı. Yine.
Yaratık, avının savunmasız kaldığını görerek hırladı ve ikinci hamle için hazırlandı.
O sırada, devasa bir gölge yaratığın üzerine düştü.
"Çekil!"
Malik, elinde nereden bulduğu belli olmayan, yarısı yanmış devasa bir Kapı Kirişi (kalın meşe odunu) ile yaratığın üzerine indi.
GÜM!
Vuruşun ağırlığı, yaratığı yere yapıştırdı. Odun kırılmadı, sadece ezildi. Malik, bir balyoz kullanır gibi odunu tekrar kaldırdı ve yaratığın kafasına indirdi. Yaratığın kafatası, o kaba kuvvetin altında çatırdadı.
Kael, nefes nefese Malik'in yanına geldi.
"Demir kırılıyor," dedi Kael, yerdeki kılıç parçalarına bakarak. Sesi öfke doluydu. "Benim gücümü taşımıyorlar Malik. Aurayı bastığım an patlıyorlar."
Malik, elindeki koca kütüğe baktı ve sırıttı. "O zaman demir kullanma Kaptan. Odun kullan. Taş kullan. Ağırlık kullan."
Kael etrafına baktı. Burası bir cephanelik değildi; bir harabeydi.
Diğer iki Kimera yaklaşıyordu.
Kael'in gözü, yıkılmış bir mancınığın enkazına takıldı. Orada, mancınığın gergi mekanizmasında kullanılan, yaklaşık bir metre uzunluğunda, kalın, paslı bir Çelik Yay (makas) parçası duruyordu. Ucu keskin değildi, küt ve yamuktu. Ama kalındı. Doluydu.
Kael koştu ve o ağır metal parçasını yerden söktü.
Eline aldığı an, ağırlığı bileğini büktü. Bu bir kılıç değildi. Bir sopa bile değildi. Sadece ağır bir hurdaydı.
"Keskinlik yok," dedi Kael, metali tartarak. "Sadece darbe."
Kimera üzerine atladı.
Kael bu sefer kılıç tekniği kullanmadı. Halid'in o zarif, akışkan stili bu hurdayla imkansızdı. Bunun yerine, vücudunu bir sarkaç gibi kullandı.
"Dönüş," dedi içinden.
Aurasını ayaklarına verdi. Olduğu yerde döndü ve elindeki o ağır metal yay parçasını, merkezkaç kuvvetiyle yaratığın yan tarafına savurdu.
KÜT!
Ses tok ve ıslaktı. Metal, yaratığı kesmedi. Kaburgalarını içeri göçertti. Yaratık, darbenin şiddetiyle havada iki metre sürüklendi ve duvara çarptı.
Ölmedi ama nefesi kesildi, felç oldu.
Kael, metal parçasını omzuna yasladı. Nefesi buharlaşıyordu.
"Çirkin," dedi yaptığı vuruşa. "Estetik yok. Hız yok. Sadece... ezmek var."
Malik, kendi tarafındaki diğer yaratığı kütükle duvara sıkıştırmış, postalıyla kafasını eziyordu.
"İşe yarıyor mu?" diye bağırdı Malik.
"Yarıyor," dedi Kael, yerdeki can çekişen yaratığa bakarak. Sonra metal çubuğu kaldırdı ve yaratığın kafasına, bir kazık çakar gibi indirdi. "Ama yoruyor. Çok yoruyor."
Midesi guruldadı. Aura kullanımı, soğuk ve o ağır metali savurmak, vücudundaki son enerjiyi de yakıyordu.
Avlu temizlenmişti ama sesler bitmemişti. Ana kapının oradan, daha ağır, daha ritmik bir gürültü geliyordu.
Kael ve Malik sırt sırta verdiler. Ellerinde ne bir efsanevi kılıç, ne de parlayan bir çekiç vardı. Birinin elinde paslı bir yay parçası, diğerinde yanık bir kütük.
"Gelen şey büyük," dedi Malik. Yeri titreten adımları hissedebiliyordu.
"Büyükse," dedi Kael, elindeki hurdayı sıkarak. "Daha sert vurmamız gerekecek."
Savaş bitmemişti. Bu sadece "Hurda Dansı"nın ilk perdesiydi. Ve asıl seyirci, henüz sahneye çıkmamıştı.
