WebNovels

Chapter 178 - ÇELİĞİN UTANCI VE KIRILAN KEMİK

Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun avlusu, bir savaş alanından çok, terk edilmiş bir maden ocağının çöküş sonrası sessizliğine gömülmüştü. Ancak bu sessizlik, huzurdan değil, yaklaşan fırtınanın nefesini tutmasından kaynaklanıyordu.

Kael Vael'thra, elindeki bükülmüş, paslı inşaat demirine baktı. Metal, az önceki çarpışmanın etkisiyle "U" şeklini almış, üzerindeki pas tabakası dökülmüş ve alttaki gri, kalitesiz demir ortaya çıkmıştı. Avuç içleri sızlıyordu. Kudret (Aura) rezervlerini kullanarak metali sertleştirmeye çalışmıştı ama bu çaba, çürük bir dişi dolguyla kurtarmaya çalışmak gibiydi. Metal, Kael'in içindeki yoğunluğu taşıyamıyor, enerji akışı sırasında ısınıp yumuşuyordu.

"Dayanmıyorlar," dedi Kael, nefes nefese. Ağzından çıkan buhar, soğuk havada donuk bir bulut gibi asılı kaldı. "Ben vurdukça onlar ölüyor. Yaratıklar değil, silahlar ölüyor."

Malik, elindeki yarısı parçalanmış devasa kapı kirişini omzuna yasladı. Kirişin ucu, bir Kimera'nın kafatasını ezerken kıymık kıymık olmuştu. Malik'in yüzü is ve mor kanla kaplıydı ama duruşunda o sarsılmaz dağ havası hala hakimdi.

"O zaman daha sert vururuz Kaptan," dedi Malik, tükürürcesine. "Elimizde toz kalana kadar."

Garnizonun surlarından, rüzgarın ıslığını bastıran bir nöbetçi çığlığı duyuldu.

"Kuzey Duvarı! Tırmanıyorlar!"

Kael başını kaldırdı. Garnizonun dış duvarlarında, karanlığın içinden fırlayan gölgeler hareket ediyordu. Bunlar az önceki hantal yaratıklar değildi. Bunlar, yerçekimine meydan okuyan, duvara yapışarak ilerleyen Kül-Sürüngenleri (Ash-Crawlers) idi. Küçük, hızlı ve çok sayıdaydılar. Bir böcek sürüsü gibi duvarı kaplamışlardı.

"Aşağı iniyorlar," dedi Kael. Gözleri (biri mavi, diğeri altın) karanlığı taradı. "Avluya inerlerse bizi kuşatırlar."

"Ne yapacağız?" diye sordu Malik.

"Yüksek yer," dedi Kael, avlunun ortasındaki yıkık gözetleme kulesinin kalıntısını işaret ederek. "Sırtımızı duvara veremeyiz, duvarlar onların. Oraya çıkacağız."

İkili, çamur ve buzla kaplı zeminde koşarak kulenin yıkıntısına tırmandılar. Burası avludan sadece üç metre yüksekteydi ama onlara 360 derecelik bir görüş açısı ve savunulabilir dar bir alan sağlıyordu.

İlk sürüngen, surdan atlayıp avluya düştüğünde, çıkardığı ses ıslak bir et parçasının yere çarpması gibiydi. Yaratık hemen toparlandı. Derisi yoktu; kas lifleri açıkta, kırmızı ve yapışkandı. Gözleri yoktu, sadece dişleri ve ısıyı algılayan burun delikleri vardı.

Arkasından ikincisi, üçüncüsü, onuncusu düştü.

"Gelin bakalım çirkinler," dedi Malik, kirişi bir beyzbol sopası gibi kavrayarak.

Sürü, kulenin yıkıntısına tırmanmaya başladı.

Kael, elindeki yamuk demiri bir mızrak gibi değil, bir kanca gibi tuttu. Mantis Stili'nin (Ters Tutuş) prensiplerini bu hurdaya uyarlamaya çalışıyordu.

İlk yaratık Kael'in üzerine sıçradı.

Kael, demirin kavisli kısmını yaratığın boynuna taktı ve kendi vücudunu yana savurarak yaratığı aşağı, diğerlerinin üzerine fırlattı.

KÜT.

Ama sürü bitmiyordu.

Malik, kirişi geniş bir yay çizerek savurdu.

ÇATURT!

Kiriş, üç yaratığı aynı anda havada yakaladı. Yaratıkların kemikleri kırıldı, bedenleri geriye uçtu. Ancak bu darbe, Malik'in elindeki odunun da sonu oldu. Kiriş, ortadan ikiye yarıldı. Malik'in elinde sadece kısa, pürüzlü bir odun parçası kaldı.

"Silahım bitti!" diye bağırdı Malik.

"Yumruklarını kullan!" diye karşılık verdi Kael, bir başka yaratığın kafasına demirle vururken. Demirin ucu yamuldu, artık bir topuz gibiydi.

Malik, elindeki kırık odunu fırlattı ve Toprak Aurası'nı (Kudret) ellerine topladı. Derisi grileşti, parmak boğumları taş gibi sertleşti.

Bir yaratık bacağına yapıştı. Malik, boşta kalan ayağıyla yaratığın kafasına bastı.

ŞLAK.

Kafatası bir yumurta gibi ezildi.

"Burası düşüyor!" dedi Malik. "Çok fazlalar!"

Kael, durumun vehametini görüyordu. Ellerindeki hurdalar tükenmişti. Enerjileri (Biyolojik Yakıt) hızla azalıyordu. Soğuk, terleyen vücutlarını dondurmaya başlamıştı.

Ve o an, sürünün arkasından, hepsini durduran o ses geldi.

HIIIISSSSSSSS...

Bu bir tıslama değildi. Bu, yüksek basınçlı bir buhar kazanının sızıntı sesiydi.

Sürüngenler, bu sesi duyar duymaz geri çekildiler. Avlunun kenarlarına, gölgelere sığındılar. Sanki efendilerine yol açıyorlardı.

Ana kapının enkazının üzerinden, ağır, metalik adımlarla o şey belirdi.

Bu bir Alfa değildi. Ama sıradan bir sürüngen de değildi.

Beta-Kimera: Demir-Sırt (Iron-Back).

Yaratık bir goril formundaydı ama sırtı ve kolları, doğal olmayan, metale benzer parlak bir kabukla kaplıydı. Engerek'in (Viper) "Biyo-Simya" deneylerinin bir ürünüydü. Derisine metal plakalar kaynaştırılmıştı.

Yaratık, arka ayakları üzerinde doğruldu. Boyu üç metreyi buluyordu. Ağzından yeşilimsi, asidik bir buhar tütüyordu.

Kael, elindeki yamuk demire baktı. Sonra yaratığın zırhına.

"Bu demir onu çizmez bile," dedi Kael. Sesi sakindi ama zihni Analiz Refleksi ile çıkış yolu arıyordu.

Malik, yumruklarını sıktı. "Benim derim onunkinden serttir belki?"

"Deneme," dedi Kael. "O metalde rünler var. Eğer sana dokunursa auranı zehirleyebilir."

Demir-Sırt, kükredi ve kulenin yıkıntısına doğru koşmaya başladı. Hızlanması yavaştı ama momentumu korkunçtu.

"Atla!" diye bağırdı Kael.

İkili, kulenin ters tarafına, avlunun karlı zeminine atladılar.

Demir-Sırt, kulenin kalıntısına omuz attı.

GÜMMMMM!

Yıllardır ayakta duran taş yapı, yaratığın darbesiyle sarsıldı ve bir kısmı çöktü. Toz bulutu kalktı.

Kael yerde yuvarlanıp ayağa kalktı. Silahsızdı. Demiri düşüşte kaybetmişti.

Yaratık, enkazın içinden çıktı. Hiçbir hasar almamıştı. Gözlerini Kael'e dikti.

"Malik," dedi Kael, geri geri giderken. "Bana zaman kazandırabilir misin?"

"Ne kadar zaman?" Malik, yaratığın soluna doğru hareketlenerek dikkatini çekmeye çalıştı. "Hey! Teneke kafa! Buraya bak!"

"Sadece bir vuruşluk," dedi Kael. Gözü, avlunun kenarındaki demirci atölyesinin (Garnizonun tamirhanesi) önünde duran şeye takılmıştı.

Orada, devasa bir Örs duruyordu. Ama Kael örse bakmıyordu. Örsün üzerinde unutulmuş, ucu kırık ama sapı sağlam, ağır bir Balyoz vardı. Bu bir savaş çekici değildi; demir dövmek için kullanılan endüstriyel bir aletti. Ağır, hantal ve dengesizdi. Ama demirdi. Kalın demirdi.

Yaratık Malik'e döndü. Malik, Demir Deri'sini maksimuma çıkardı ve savunma pozisyonu aldı.

Yaratık, zırhlı yumruğunu Malik'e indirdi.

Malik, kollarını çapraz yaparak darbeyi karşıladı.

ÇINNN!

Malik'in ayakları yerden kesildi. Havada üç metre geriye uçtu ve sırtını duvara çarptı.

"Ahhh!" Malik'in ağzından kan geldi. Kolları kırılmamıştı ama kemikleri sızlıyordu. "Sert... Çok sert..."

Ama yaratığı durdurmuştu.

Kael o sırada koşuyordu. Ciğerleri yanıyordu. Bacakları, tükenen Kudret yüzünden ağırlaşmıştı. Ama durmadı.

Örsün yanına ulaştı.

Balyozu kavradı.

Ağırlığı, beklediğinden fazlaydı. En az 15 kiloydu. Bunu tek elle savurmak imkansızdı. İki eliyle sapına asıldı.

"Ağır," diye hırıldadı Kael. "Tam istediğim gibi."

Yaratık, Malik'in işini bitirmek için tekrar hazırlanıyordu. Arkası Kael'e dönüktü.

Kael, balyozu sürüyerek değil, vücudunun dönüş gücüyle kaldırarak koştu.

"Dönüş," dedi zihni.

Yaratık, arkasındaki sesi duyup dönmeye başladığında çok geçti.

Kael, tüm vücut ağırlığını, kalan son aurasını ve yerçekimini birleştirerek balyozu savurdu.

Hedef: Yaratığın zırhlı sırtı değil. Zırhın bittiği, boyun ile kafa arasındaki o hassas eklem.

Balyozun küt başı, yaratığın çenesinin altına, yandan çarptı.

KÜT!

Ses, metalik değil, ıslak ve kırılgandı.

Yaratığın kafası, doğaüstü bir açıyla yana savruldu. Boyun omurları, o ağır darbenin altında un ufak oldu. Yaratık, bir kukla gibi anında yere yığıldı.

Kael, darbenin geri tepmesiyle (Recoil) kendi etrafında bir tur daha döndü ve balyozun ağırlığıyla yere düştü. Elleri uyuşmuştu. Parmakları balyozun sapına kilitlenmiş gibiydi.

Sessizlik geri geldi.

Malik, duvarda asılı kalmış gibi duruyordu, sonra yavaşça aşağı kaydı.

"Vay canına..." dedi Malik, kanlı dişleriyle sırıtarak. "Onu... onu yamulttun Kaptan."

Kael, yerde yatan devasa leşe baktı. Sonra elindeki ağır sanayi balyozuna.

"Kesmiyor," dedi Kael, nefes nefese. "Ama iş görüyor."

Ancak zafer anı kısa sürdü.

Yerin altından, çok daha derinlerden gelen bir titreşim, Kael'in midesini bulandırdı. Bu bir adım sesi değildi. Bu bir depremdi.

Garnizonun ana kapısının olduğu bölgeden, gökyüzüne doğru siyah bir duman yükseldi. Ve o dumanın içinden, o korkunç kükreme duyuldu.

ALFA.

Kael, balyozun sapına tutunarak ayağa kalktı.

"Bu sadece kapıdaki nöbetçiydi," dedi Kael, Malik'e bakarak. "Ev sahibi yeni uyanıyor."

Malik, sendeleyerek Kael'in yanına geldi.

"Balyozun var," dedi Malik. "Ben de bir şeyler bulurum. Belki bir zincir. Belki bir taş."

"Yetmez," dedi Kael. Gözleri, kapalı olan o büyük depoya, Siyah Diş'in kilitli olduğu yere kaydı. Ama oraya gitmek imkansızdı.

"Elimizdekilerle," dedi Kael. "Sadece elimizdekilerle."

İki çocuk, dondurucu rüzgarın altında, ellerinde işçi aletleriyle, yaklaşan kıyamete karşı durdular.

Çelik utanmıştı. Ama irade, hala dimdik ayaktaydı

More Chapters