WebNovels

Chapter 139 - MALİK İLE YENİ DENGE

Fırtına Tepesi'nin talim avlusu, sabahın kör karanlığında donmuş bir mezarlığı andırıyordu. Yerden yükselen soğuk buhar, Kael Vael'thra ve Malik'in bedenlerinden yayılan ısıyla çarpışıyor, etraflarında ince, hayaletimsi bir sis perdesi oluşturuyordu.

Kael, botlarını donmuş çamura gömmüştü.

Midesinde, Helvar'ın o yoğun, tatsız "Gri Bulamaç"ından oluşan ağır bir kütle vardı. Eskiden olsa bu doluluk hissi onu yavaşlatır, midesini bulandırırdı. Ama şimdi… Şimdi o ağırlığı bir yük olarak değil, bir cephane olarak hissediyordu. Karnının derinliklerinde, Aura Çekirdeği'nin bulunduğu o biyolojik fırın, yediği her lokmayı yakıyor, damıtıyor ve damarlarına saf, sıcak bir Kudret (Aura) olarak pompalıyordu.

Karşısında Malik duruyordu.

Devasa cüssesi, sabahın alacakaranlığında bir kale burcu gibi yükseliyordu. Elinde, babası Kessir Usta'nın dövdüğü o ağır antrenman balyozu vardı. Malik'in duruşu rahattı; omuzları düşük, ayakları yere sağlam basıyordu. Toprakla olan bağı, nefes alıp vermek kadar doğaldı onun için.

"Hazır mısın Kaptan?" diye sordu Malik. Sesi, soğuk havada asılı kaldı. "Eski dansımızı mı yapıyoruz? Ben vuruyorum, sen rüzgâr olup kaçıyor musun?"

Kael, elindeki Siyah Diş (Blackfang) ve ikizinin kabzalarını sıktı.

Metal artık soğuk değildi. Kael'in bileklerinden sızan o yoğun, yapışkan yaşam enerjisi, kılıçların içindeki mikro-kanalları doldurmuştu. Kılıçlar, Kael'in nabzıyla eş zamanlı olarak, gözle görülür bir ışık yaymasa da, havanın yoğunluğunu bozan donuk bir ısı dalgası yayıyordu.

"Kaçmak yok," dedi Kael. Sesi, ciğerlerindeki buharla birlikte çıktı. "Bugün dans etmeyeceğiz Malik. Bugün çarpışacağız."

Malik'in kaşları şaşkınlıkla kalktı ama sorgulamadı. Kael'in gözlerindeki o yeni, donuk ve ağır ifadeyi görmüştü. O eski, hesapçı ve kaçak bakış gitmiş; yerine bir kayanın, bir kütüğün inatçı duruşu gelmişti.

"Pekala," dedi Malik, balyozunu tek eliyle çevirerek. "Ama kırılırsan, Halid Komutan beni çiğ çiğ yer."

Malik, sağ ayağını yere vurdu.

GÜM.

Zemin titredi. Malik'in Toprak Aurası, baldırlarından yukarıya, gövdesine ve oradan kollarına doğru kahverengi, yoğun bir toz bulutu gibi yayıldı. Kasları sertleşti. Derisi, o meşhur "Demir Deri" formuna girmese de, granitten farksız bir yoğunluğa ulaştı.

Ve saldırıya geçti.

Malik'in hamlesi hızlı değildi ama durdurulamazdı. Balyoz, geniş bir yay çizerek Kael'in sol tarafına, kaburgalarını hedef alarak geliyordu. Bu darbe, bir duvarı yıkabilirdi. Normal bir insanı, zırhı olsa bile iç kanamadan öldürebilirdi.

Kael'in eski refleksi devreye girmek istedi: Eğil. Sıyrıl. Arkasına geç.

Ama Kael, zihnindeki o tüy gibi hafif olma arzusunu ezdi.

Hayır, diye emretti bacaklarına. Kök sal.

Kael, sol ayağını öne attı ve dizlerini kırdı. Ağırlık merkezini düşürdü.

Karnındaki o fırını sonuna kadar açtı. Midesindeki yemeğin yanışını, kanının kaynayışını hissetti. O enerjiyi, o kaba Kudreti, kollarındaki damarlardan zorla iterek kılıçlara bastı.

Ye bunu!

Kılıçlar, sahibinin kanını ve öfkesini içti. Mat siyah yüzeylerinde, derinlerden gelen kızıl bir damar attı.

Kael, iki kılıcını da sol tarafına, balyozun geleceği yörüngeye kilitledi. Keskin taraflarını değil, kılıçların kalın sırtlarını ve yanaklarını darbeye siper etti.

Çarpışma anı.

VUUUUMMMP!

Ses, metalin metale çarpma sesi (Çınlama) değildi.

Sanki devasa bir çekiç, ıslak ve yoğun bir kum torbasına vurmuş gibi; tok, boğuk ve titreşimi yutan bir ses çıktı.

Kael'in kolları sarsıldı ama kırılmadı.

Botları, donmuş toprağı yararak geriye doğru on santim kaydı ama yerinden fırlamadı.

Siyah Dişler, Malik'in balyozundaki o korkunç kinetik enerjiyi ve Toprak Aurasını karşılamamış; onu emmişti. Kael'in kılıçlara yüklediği yoğun Aura, metalin yoğunluğunu o kadar artırmıştı ki, balyoz sanki havaya değil, yoğunlaştırılmış cıvaya çarpmış gibi yavaşladı ve durdu.

Malik'in gözleri fal taşı gibi açıldı.

Balyozu geri çekmeye çalıştı ama silahı sanki Kael'in kılıçlarına yapışmış gibi ağırlaşmıştı. Darbenin şoku Malik'in kollarına geri dönmemişti. Şok, yok olmuştu.

"Sıra bende," dedi Kael, dişlerinin arasından tıslayarak.

Kael, kılıçlarına yüklediği o yoğun aurayı serbest bırakmadı. Aksine, balyozu itmek için kullandı. Bacak kaslarını bir yay gibi gerdi ve ileri atıldı. Kılıçları ayırmadan, Malik'in balyozunu yukarı doğru kaydırdı ve gövdesine bir omuz darbesi indirdi.

Malik, dengesini kaybedip bir adım geri sendeledi.

"Bu da neydi?" diye bağırdı Malik, balyozunu savunma pozisyonuna çekerken. "Demire vurdum sandım ama… sanki çamura vurmuşum gibi gücümü yedi!"

"Yemek," dedi Kael, nefes nefese. "Anahtar kelime bu."

Halid, avlunun kenarındaki taş duvara yaslanmış, elindeki elmayı bıçağıyla soyarken onları izliyordu. Yüzünde, nadir görülen o memnuniyetsiz ama onaylayan ifade vardı.

"Durma," dedi Halid. "Motor soğumasın. Devam et."

Kael tekrar pozisyon aldı. Kolları sızlıyordu. Bu sızı, darbeden değil, damarlarının içinden geçen o yoğun enerji trafiğinden kaynaklanıyordu.

Malik bu sefer daha temkinliydi. Balyozunu yatay değil, dikey bir ezme hareketiyle, yukarıdan aşağıya indirdi.

"Bunu da tut bakalım!"

Kael yukarı baktı. Balyoz, bir meteor gibi iniyordu.

Bunu durdurmak intihar olurdu. Yerçekimi Malik'in tarafındaydı.

Ama Kael'in amacı durdurmak değildi. Yönlendirmekti. Ama eski usul "kılıçla kaydırma" tekniğiyle değil. "Ağırlıkla ezme" tekniğiyle.

Kael, sağ elindeki kılıcı yukarı kaldırdı. Aurasını, kılıcın ucuna değil, ortasına, denge noktasına yığdı. Kılıç, Kael'in elinde on kiloluk bir yoğunluğa ulaştı.

Balyoz inerken, Kael kılıcını balyozun sapına, metal başlığın hemen altına vurdu.

KÜT.

Kılıcın o yapay ağırlığı, balyozun inme açısını bozdu. Malik'in silahı sağa doğru savruldu ve Kael'in yanından geçip gürültüyle yere çarptı.

Malik, boşa giden darbenin ivmesiyle öne eğildi.

Kael, sol elindeki diğer kılıcı, Malik'in açıkta kalan boynuna doğru savurdu.

Ancak durdu.

Kılıcın keskin yüzü, Malik'in gırtlağına bir santim kala havada asılı kaldı.

Kılıç titriyordu. Ama Kael'in elinden değil. Kılıcın kendisi, içindeki enerjiden dolayı titriyordu. Metalden yayılan o yoğun Kudret, Malik'in boynundaki tüyleri diken diken etmişti. Kesmediği halde, Malik derisinin üzerinde o ağır, sıcak baskıyı hissedebiliyordu.

Malik yutkundu. Adem elması, kılıcın ucuna değmemek için hareket etti.

"Tamam," dedi Malik, ellerini kaldırarak. "Sen kazandın Kaptan."

Kael, kılıcı geri çekti ve indirdi.

O an, kılıçla olan bağlantısını kesti.

GÜM.

Kael'in midesine korkunç bir tekme yemiş gibi bir ağrı saplandı. Bacakları boşaldı. Kılıçlar elinden düşmedi ama Kael dizlerinin üzerine çöktü.

"Açım…" diye inledi. Baş dönmesi dünyayı etrafında döndürüyordu.

Az önceki o iki darbeyi karşılamak ve yönlendirmek için, sabah yediği o devasa kase bulamacı saniyeler içinde yakmıştı. Vücudu titriyordu. Hipoglisemi şoku, bir balyoz darbesinden daha hızlı vurmuştu.

Malik, hemen Kael'in yanına çöktü. Belindeki matarayı ve cebindeki kuru et parçasını çıkardı.

"Al," dedi Malik, eti Kael'in ağzına tıkarken. "Çiğneme, yut. Rengin kireç gibi oldu."

Kael, eti zorlukla yuttu. Mataradaki yağlı keçi sütünü kafasına dikti. Midesine giden her damla, sönen bir ateşe dökülen benzin gibiydi. Hayati Zerreleri canlandı, görüşü netleşti.

Halid yanlarına geldi. Kael'in yerde duran kılıçlarından birini aldı. Metal hala ılıktı.

"Bedel," dedi Halid. "Gördün mü? O darbeyi durdurmak sana bir öğüne mal oldu. Eğer savaş uzasaydı, beşinci darbede bayılırdın ve Malik kafanı ezerdi."

Kael, ağzındaki sütü silerek doğruldu.

"Ama durdurdum," dedi. "Eskiden olsa uçardım. Şimdi… şimdi yerimde durdum."

Malik, kendi balyozuna baktı. Metal başlığın üzerinde, Kael'in kılıcının değdiği yerde hafif bir ezilme vardı. Ama bu kesik izi değildi. Sanki oraya çok ağır bir pres makinesi baskı yapmış gibi, metalin dokusu bozulmuş, içe göçmüştü.

Malik, Kael'in elindeki o kara kılıçlara, Siyah Dişlere saygıyla baktı.

"Kaptan…" dedi Malik, sesi fısıltı gibiydi. "Kılıçların değişmiş."

"Nasıl?" diye sordu Kael.

"Eskiden," dedi Malik, kendi boynunu tutarak. "Solgard'dayken… o kılıçlar jilet gibiydi. Isırıyordu. Kesiyordu. Hızlı ve acı vericiydi."

Malik, balyozundaki ezik izini gösterdi.

"Ama şimdi… Şimdi ısırmıyorlar. Çiğniyorlar. Metalin üzerine öyle bir ağırlıkla biniyorlar ki, sanki kılıç değil, ağzı olan bir mengene gibi. Vurduğun yeri koparmıyor, eziyor ve yutuyor."

Kael kılıçlarına baktı.

Tını (Mana) ile beslediğinde onlar zarif, keskin ve ışıltılıydı.

Şimdi ise, Kudret (Aura) ile, yani kendi kanı ve etiyle beslediğinde… onlar kaba, ağır, doyumsuz ve yıkıcıydı.

"Çiğnemek…" diye mırıldandı Kael.

Bu hoşuna gitmişti. Kesmek temizdi. Ama çiğnemek… çiğnemek, rakibin üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmak demekti.

"Bu iyi," dedi Kael, ayağa kalkarak. Bacakları hala titriyordu ama duruşu dikti. "Burada hayatta kalmak istiyorsak, ısırmak yetmez. Çiğneyip yutmamız lazım."

Halid elmayı bitirdi ve koçanını yere attı.

"Felsefe yapmayı bırakın," dedi. "Yemekhaneye gidin. Helvar kazanları boşaltmadan yetişin. Öğleden sonra… o ağırlığı hareket halindeyken kullanmayı öğreneceksiniz. Duran hedefi herkes ezer. Koşan hedefi ezmek için, ondan daha ağır basmalısınız."

Kael ve Malik, omuz omuza vererek avludan çıktılar.

Arkalarında, donmuş toprağın üzerinde Kael'in botlarının bıraktığı derin izler ve Malik'in balyozunun açtığı krater duruyordu.

Fırtına Tepesi'nin soğuğu artık Kael'i üşütmüyordu. Çünkü içinde, sürekli beslenmesi gereken, asla doymayan bir ocak yanıyordu. Ve o ocak yandığı sürece, Kael Vael'thra ne donacak ne de kırılacaktı.

Sadece… çok acıkacaktı.

More Chapters