WebNovels

Chapter 140 - BÜYÜK SIÇRAMA

Fırtına Tepesi'nin zirvesi, dünyanın geri kalanından koparılmış, tanrıların bile unuttuğu ıssız bir sunaktı.

Burada, bulutların üzerinde, hava o kadar inceydi ki her nefes alış ciğerlerde buzdan bir bıçak gibi dönüyordu. Ancak Kael Vael'thra'nın hissettiği asıl keskinlik, havanın soğukluğu değil, dünyanın "sessizliğiydi".

Aşağıda, Solgard'da veya ovalarda, hava her zaman Tını (Mana) ile titrerdi. Rüzgârın içinde fısıltılar, toprağın altında uğultular olurdu. Bir büyücü için dünya, asla susmayan bir orkestraydı. Ama burada… Burada müzik bitmişti. Atmosferik basınç o kadar yoğundu ki, doğal mana akışını boğmuş, geriye sadece rüzgârın fiziksel uluması ve taşların çatlama sesi kalmıştı.

Kael, uçurumun kenarındaki düzlükte, tek başına duruyordu.

Üzerindeki kürk manto rüzgârda çılgınca dalgalanıyor ama o, yere çakılmış paslı bir demir kazık gibi kımıldamıyordu. Gözleri kapalıydı.

Sağ elinde Siyah Diş (Blackfang) vardı.

Ve kılıç… Kılıç yanıyordu.

Bu, bir büyücünün parmak şıklatmasıyla yarattığı o parlak, süslü, mavi element ateşi değildi. Bu ateşin ışığı yoktu. Dumanı yoktu. Bu, metalin moleküler yapısının, içine tıkıştırılan aşırı yoğunluktaki biyolojik enerjiye verdiği ızdırap dolu tepkiydi.

Kılıcın mat siyah çeliği, derinlerden gelen, donuk, kirli bir Kızıl renge bürünmüştü. Sanki metal, bir ocakta değil, canlı bir canavarın midesinde ısıtılmıştı.

"Tut," dedi Halid'in sesi. Rüzgârın gürültüsünü yarıp geçti. "Bırakma. O senin kılıcın değil artık. O senin dışarıdaki kemiğin. Kanını geri çekersen, kolunu kesmiş olursun."

Kael dişlerini sıktı.

Acı, kolundan omzuna, oradan boynuna tırmanıyordu.

Bu, Tını kullanırken hissettiği o "İçsel Yanık" değildi. O yanık, damarlarda gezen asit gibiydi; keskin ve deliciydi.

Şu an hissettiği şey ise Kudret (Aura) yüklemesiydi. Bu, kas liflerinin gerilip kopma noktasına gelmesi, kemik iliğinin kaynaması, vücudundaki yağların ve şekerlerin bir fırına atılmış kömür gibi anında yakılmasıydı. Midesi, kendi kendini sindirmek isteyen bir canavar gibi büzüşmüştü. Açlık, baş dönmesi, fiziksel tükeniş… Hepsi bir aradaydı.

Ama Kael bırakmadı.

Karnındaki o biyolojik fırını, Aura Çekirdeğini zorladı.

Daha fazla, diye emretti bedenine. Daha fazla yak. Daha fazla bas.

Kalbi, göğüs kafesini dövüyordu. Kanı, okyanus dalgaları gibi damarlarında gümbürdüyordu. Ve bu gümbürtü, bileğinden geçip kılıca akıyordu.

GÜM.

Siyah Diş, sahibinin nabzıyla eş zamanlı olarak titredi. Kızıl hare, bir anlığına koyulaştı, metali neredeyse erime noktasına getirdi.

"Şimdi," dedi Halid. "Kesme. Yok et."

Halid, kenarda duran devasa, insan boyundaki granit kayayı işaret etti. Bu kaya, yüzyılların fırtınasıyla dövülmüş, demirden farksız, yoğun bir kütleydi.

Kael gözlerini açtı.

Sağ gözündeki altın iris, sol gözündeki maviye baskın gelmişti. Ama bu sefer o soğuk, hesapçı "Anomali" bakışı yoktu. Gözlerinde, günlerdir yediği o gri bulamacın, çektiği soğuğun ve saf, ilkel hayatta kalma dürtüsünün vahşi parıltısı vardı.

Adımını attı.

Buzlu zeminde kaymadı. Ayağı yere bastığında, botunun altındaki buz, ağırlığın etkisiyle çatlayıp ezildi.

Kael kılıcı kaldırdı.

Kılıç on kiloydu. Ama Kael onu kaldırırken, sanki bir tüyü değil, dünyanın eksenini kaldırıyormuş gibi hissetti. Ağırlık yok olmamıştı; ağırlık "onun" olmuştu.

"Hhhhrrrraaaah!"

Ciğerlerindeki son havayı, gırtlağından gelen bir hırıltıyla dışarı attı.

Kılıcı savurdu.

Bu, zarif bir kılıç ustası hamlesi değildi. Bu, Twin-Fang stilinin o hızlı, keskin, "Tını" odaklı vuruşu değildi.

Bu, bir balyozun inişiydi.

Kılıç havayı yardığında ıslık çalmadı; hava, o yoğun kızıl kütlenin önünden kaçışırken boğuk bir VUUUGH sesi çıkardı.

Siyah Diş, granit kayayla buluştu.

GÜMMMM!!!

Zirvedeki sessizlik, bir top patlamasıyla parçalandı.

Metal taşa çarptığında çıkan o tiz çınlama sesi yoktu. Darbe sesi, tok, bas ve titreşimliydi. Sanki bir meteor toprağa düşmüştü.

Kael'in kolu sarsıldı. Kemikleri çatırdadı.

Ama Siyah Diş durmadı.

Kılıcın ucundaki o yoğunlaştırılmış Ruhsal Kudret, fiziksel maddenin direncini aştı. Kılıç kayayı kesmedi; kayanın moleküler bağlarını, saf basınç ve ısıyla patlattı.

Kaya, ortadan ikiye ayrılmadı.

Temas noktasından itibaren bir örümcek ağı gibi çatladı ve sonra POF diye bir toz ve mıcır yığınına dönüşerek patladı.

Kael, hareketini tamamladığında, kılıcın ucuyla yere kadar indi. Kılıç yere çarptı ve donmuş toprağı yararak saplandı.

Kael, kılıcın kabzasına tutunarak, dizlerinin üzerine çöktü.

Nefes alamıyordu.

Gözleri karardı. Dünyanın renkleri soldu, her şey grileşti.

"Bitti..." diye düşündü. "Yakıt bitti."

Vücudundaki son enerji kırıntısını o vuruşa, o kayayı patlatmaya harcamıştı. Hayati Zerreleri, iflas bayrağını çekmişti.

Ama düşmedi.

Çünkü elindeki kılıç, yere saplanmış bir direk gibi onu ayakta tutuyordu. Ve kılıçtan eline, o hala sönmemiş olan zayıf, ılık bir titreşim geri dönüyordu.

Metal, sahibine teşekkür ediyordu.

Ben buradayım, diyordu kılıç. Sen beni besledin, ben de seni tutuyorum.

Halid'in botları, Kael'in görüş alanına girdi. Karda gıcırdayan adımlar durdu.

Kael başını kaldırmaya çalıştı ama boynu o kadar yorgundu ki başaramadı. Sadece Halid'in sesini duydu.

"Büyücü öldü," dedi Halid. Sesi, alaycı değil, törenseldi.

Halid eğildi. Kael'in elini kılıcın kabzasından ayırmadan, bileğini tuttu. Kael'in derisi ateş gibi yanıyordu ama bu "Mana Yanığı" değildi. Bu, aşırı çalışan bir makinenin motor ısısıydı.

"Solgard'dan buraya gelen o çocuk, o büyücü taslağı... o öldü Kael. Çünkü o çocuk, manası bittiğinde çaresiz kalırdı. Mühürü kapandığında silahsız kalırdı."

Halid, Kael'in çenesinden tutup başını kaldırdı. Kael'in gözleri yarı baygındı ama o vahşi ışık hala oradaydı.

"Ama sen..." dedi Halid, gözlerinin içine bakarak. "Sen Tını gittiğinde çaresiz kalmadın. Karanlıkta ağlamadın. Kendi etini yaktın, kendi kanını döktün ve kendi ateşini yarattın."

Halid, paramparça olmuş, toz haline gelmiş granit yığınına baktı.

"Bu, büyü değildi. Bu, Ruhsal Savaşçının (Spirit Warrior) ilk adımıydı. Auranı sadece derinin altında tutmadın. Onu bir nesneye, bir metale aktardın ve o metali kendi ruhunun bir parçası yaptın. Artık kılıç senin elinde tuttuğun bir alet değil. O senin üçüncü kolun. Senin dişin."

Kael, titreyerek nefes aldı. Midesi o kadar boştu ki ağrıyordu. Ama içinde, o boşluğun tam ortasında, garip bir doluluk vardı.

Sırtındaki Mühür, sessizdi. Okyanus uyuyordu.

Ama Kael artık okyanusa muhtaç olmadığını biliyordu. Okyanus olsa da olmasa da, o bir dağdı. Kendi ateşini yakabilen bir dağ.

"Malik..." dedi Kael, hırıltıyla.

Devasa gölge, hemen yanına geldi. Malik'in yüzünde saf bir hayranlık vardı.

"Buradayım Kaptan," dedi Malik.

"Yemek..." dedi Kael.

Malik gülümsedi. O koca, sıcak elini Kael'in omzuna koydu ve onu ayağa kaldırdı.

"Helvar kazanı hazırladı," dedi Malik. "Bugün çift porsiyon yiyeceğiz. Hatta üç."

Kael, Siyah Diş'i yerden çekti. Kılıç hala ılıktı. Metalin o eski "Ölü" ağırlığı gitmişti. Artık ağırdı ama bu, güven veren, sağlam bir ağırlıktı.

Kael kılıcı kınına soktu. KLAK. Ses toktu.

Halid, rüzgâra karşı durdu ve kollarını açtı.

"Fırtına Tepesi görevini tamamladı," dedi. "Seni kırdı. Ve sen, kırık parçaları demirle birleştirdin."

Halid, güneye, ufukta zar zor seçilen Solgard'ın yönüne baktı.

"Hazırlanın," dedi. "Yarın iniyoruz. Ama bu sefer, o şehre öğrenci olarak değil... Avcı olarak gireceksiniz."

Kael, Halid'in baktığı yere bakmadı. O, elindeki kılıca, kendi ellerine baktı.

Deri eldivenlerinin altında, parmak boğumları şişmiş, derisi nasırlaşmıştı. Tırnaklarının arası kurumuş kanla doluydu.

Bu eller artık tüy uçurmaya çalışan o narin eller değildi.

Bu eller, dünyayı boğazından yakalayıp sıkmaya hazırdı.

"Büyük Sıçrama..." diye düşündü Kael.

Uçurumun kenarından atlamıştı. Ve düşmemişti. Kanatları yoktu belki ama düşerken, yerçekimini inkar edecek kadar ağırlaşmıştı.

Kael, Malik'in omzuna yaslanarak garnizona, o taş yığına doğru yürüdü.

Açtı. Yorgundu. Her yeri ağrıyordu.

Ama hayatında hiç bu kadar güçlü hissetmemişti.

Garnizonun devasa, kara kütüklerden örülmüş kapısı, paslı menteşelerinin üzerinde acı bir inlemeyle açıldığında, dışarıdaki dünyanın sesi içeri doldu. Rüzgârın ıslığı, kargaların çığlığı ve uzaktaki Solgard ovasının o sağır edici genişliği...

Altı ay.

Kael Vael'thra, kapının eşiğinde durdu. Botlarının altındaki donmuş toprak, artık ona yabancı gelmiyordu. İlk geldikleri gün, bu soğuk, Hayati Zerrelerini (hücrelerini) donduran bir işkence gibiydi. Şimdi ise... şimdi soğuk, derisinin üzerinde sadece serin bir okşama gibiydi. Vücudu, Fırtına Tepesi'nin o merhametsiz iklimine, o "Ölü Hava"ya adapte olmuştu.

Arkasına baktı.

Garnizon, siyah volkanik kayaların üzerine oyulmuş bir diş gibi gökyüzüne saplanıyordu. Orası bir okul değildi. Bir ev değildi. Orası bir örstü. Ve Kael ile Malik, o örsün üzerinde altı ay boyunca her gün, her saat, kemikleri çatlayana, kasları yırtılana kadar dövülmüşlerdi.

"Özleyecek misin?" diye sordu Malik.

Devasa çocuk, Kael'in yanında bir kale burcu gibi duruyordu. Altı ay önce buraya geldiğinde "iri" bir çocuktu. Şimdi ise bir "Tehdit"ti. Omuzları genişlemiş, boynu kalınlaşmış, derisi Toprak Aurası ve Kuzey rüzgârı sayesinde kösele gibi sertleşmiş ve grileşmişti. Sırtında, babasının dükkanından kurtardığı o eski balyoz başı asılıydı ama artık o ağırlık ona bir tüy gibi geliyordu.

"Hayır," dedi Kael. Sesi, eskisine göre daha derinden, göğüs kafesinin içinden geliyordu. "Örsü özlemezsin Malik. Sadece seni şekillendirdiği için ona saygı duyarsın."

Halid İbn Valyr, avlunun ortasında, kollarını göğsünde kavuşturmuş onları izliyordu. Vedalaşmak için kapıya kadar gelmemişti. O, vedaları sevmezdi. Sadece bir el işareti yaptı. "Git" işareti.

Kael, başıyla kısa, sert bir selam verdi. Bu, bir öğrencinin hocasına selamı değil; hayatta kalan birinin, celladına verdiği onamdı.

"Gidelim," dedi Kael.

Garnizonun gölgesinden çıkıp, güneye, Solgard'a uzanan o uzun, gri patikaya adım attılar.

Yolculuk sessizdi.

İlk geldiklerinde, bu yolu yürürken sızlanmışlar, ayakları su toplamış, soğuktan titreeyip durmuşlardı. Şimdi ise adımları ritmik ve ağırdı.

Kael yürürken vücudunu dinliyordu.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, Fırtına Tepesi'nin o yoğun atmosferik baskısından uzaklaştıkça hafifçe kımıldanmaya başlamıştı. Aşağılara, vadiye indikçe havadaki Tını (Mana) yoğunluğu artıyordu.

Normalde bu artış, Kael'in başını ağrıtır, midesini bulandırırdı. Ama şimdi... Şimdi o gürültü uzaktaydı. Çünkü Kael'in bedeni, kendi gürültüsünü yaratıyordu. Karnındaki Aura Çekirdeği, o biyolojik fırın, sürekli çalışıyor, sürekli yakıt istiyordu.

"Açım," dedi Kael aniden.

"Ben de," dedi Malik, karnını tutarak. "Helvar'ın o gri bulamacını bile özleyebilirim. Şaka yapıyorum, asla özlemem."

Kael, elini belindeki Siyah Diş'in kabzasına koydu.

Kılıç, kınında sakindi. Ama Kael onun ağırlığını, o "Canlı" ağırlığı kalçasında hissedebiliyordu. Altı ay boyunca bu metalle kavga etmiş, ona yalvarmış, kanını vermiş ve sonunda ona boyun eğdirmişti. Artık kılıç, Kael'in manasıyla değil, Kael'in eti ve kemiğiyle, yani Kudretiyle besleniyordu.

"Şehir..." dedi Kael, ufukta beliren Solgard'ın altın kubbelerine bakarak.

Güneşin altında parlayan o beyaz mermer kuleler, o zarif köprüler, o yeşil bahçeler...

Eskiden, altı ay önce, bu manzara Kael'e "Ev" gibi gelirdi. Güvenli, sıcak, konforlu.

Şimdi ise...

"Çok kırılgan görünüyor," dedi Kael.

Malik başını salladı. "Sanki... sert bir rüzgâr esse hepsi yıkılacakmış gibi. Oyuncak şehri gibi."

Kuzeyin sertliği, gözlerindeki filtreyi değiştirmişti. Artık zarafeti değil, dayanıklılığı arıyorlardı. Ve Solgard, bu yeni bakış açısıyla, süslü ama zayıf bir porselen bebek gibi duruyordu.

Şehir kapılarına vardıklarında, nöbetçiler mızraklarını çaprazlayarak yollarını kesti.

"Durun!" dedi nöbetçi. Zırhı parlıyordu ama duruşu gevşekti. "Kimlik gösterin. Bu kılıkla..."

Nöbetçi cümlesini bitiremedi.

Kael ve Malik, kapüşonlarını indirdiler.

Nöbetçi, Kael'in gözlerine baktı. Biri safir mavisi, diğeri dikey bir yarık halindeki erimiş altın. Ama asıl korkutucu olan renkler değildi. O gözlerdeki, "Avcı" bakışıydı. Bir kurdun, bir koyuna bakışı gibi.

"Vael'thra," dedi Kael. Sesi alçaktı ama nöbetçinin omurgasında buz gibi bir ürperti yarattı. "Eve dönüyoruz."

Nöbetçiler, istemsizce geri çekildiler. Mızraklar indi. Bu iki gençte, şehirli çocuklarda olmayan bir "Vahşilik" kokusu vardı. Kan, is, donmuş toprak ve eski demir kokusu.

Kapılar açıldı.

Solgard'ın o meşhur, baharat ve parfüm kokulu havası yüzlerine çarptı.

"Çok ağır," dedi Kael, yüzünü buruşturarak. "Parfüm... Çürük gibi kokuyor."

"Gürültü," dedi Malik, kulaklarını ovuşturarak. "Herkes neden bağırıyor?"

Pazar yerinden geçerken, insanlar onlara yol veriyordu. Kimse onları tanıyamamıştı. O cılız, hasta soylu çocuk ve o sakar demirci çırağı gitmişti. Yerlerine, üzerlerinde yırtık pırtık kürkler ve deriler olan, yürüyüşleri birer yırtıcıyı andıran iki yabancı gelmişti.

Vael'thra Malikanesi'nin demir kapılarına geldiklerinde, güneş batmak üzereydi.

Kael, kapıdaki armaya baktı. Kırık Çember ve Kurt.

Eskiden bu kapının arkasına saklanırdı. Dış dünyadan korkardı.

Şimdi ise, o kapının arkasındaki dünyanın ona dar geleceğini biliyordu.

Kapıyı itti. Kilitli değildi.

Bahçeye girdiler.

Hizmetçiler, onları görünce ellerindeki sepetleri düşürdüler. Bahçıvan donakaldı.

Evin ana kapısı açıldı.

Ve Elyra Vael'thra, merdivenlerin başında belirdi.

Kael'in annesi. Rün Mimarı.

Elyra, merdivenlerden aşağı inmedi. Sadece durdu ve oğluna baktı.

Altı ay önce, bu kapıdan çıkarken, oğlu bir deri bir kemikti. Omuzları düşüktü. Gözlerinde korku vardı.

Şimdi karşısında duran şey ise...

Kael'in üzerindeki kürkler, genişleyen omuzlarını saklayamıyordu. Duruşu dikti. Sırtındaki Mühürden yayılan o kaotik dalgalanma azalmış, yerini yoğun, ağır, kontrol altına alınmış bir Kudret basıncına bırakmıştı.

"Anne," dedi Kael.

Sesi, Elyra'nın hatırladığı o ince çocuk sesi değildi.

Elyra'nın gözleri, Kael'in belindeki Siyah Diş'e kaydı. Kılıç, Kael'in kalçasına yapışık gibi duruyordu. Bir aksesuar değil, bir uzuv gibi.

"Geri döndün," dedi Elyra. Sesi titrememek için direniyordu.

"Döndüm," dedi Kael. Merdivenlere doğru yürüdü. Her adımda botları mermer zeminde tok sesler çıkarıyordu. "Ve... Halid haklıydı."

Kael, annesinin önünde durdu. Boyu uzamıştı. Neredeyse Elyra'nın omzuna geliyordu.

"Neyde haklıydı?" diye sordu Elyra, elini uzatıp oğlunun rüzgâr yanığı olmuş, sertleşmiş yanağına dokunarak.

Kael, annesinin elini itmedi ama o eski çocuksu muhtaçlıkla da sarılmadı.

"Büyücü değilim," dedi Kael. Sağ elini yumruk yaptı. Derisinin altındaki damarlar, Kudret akışıyla hafifçe belirginleşti. "Ben bir demirim anne. Ve demir... demir acıkır."

Kael'in midesi, o an sessizliği bozan vahşi bir gurultuyla kükredi.

Elyra, oğlunun gözlerindeki o dipsiz açlığı gördü. Bu, yemek açlığı değildi sadece. Bu, güç açlığıydı. Hayatta kalma açlığıydı.

"Pora!" diye seslendi Elyra, sesi malikanede yankılandı. "Mutfağı hazırla! Bütün kazanları doldur! Oğlum döndü. Ve... çok aç."

Kael, içeri girerken Malik'e baktı.

"Yarın," dedi Kael. "Akademi kaydı var."

Malik sırıttı. Dişleri, o kirli ve sakallı yüzünde beyaz birer sur taşı gibi parladı.

"Yarın," dedi Malik. "Oraya gidip, o süslü çocuklara gerçek dünyanın neye benzediğini göstereceğiz."

Kapı kapandı.

Solgard'ın "Hasta Çocuğu" efsanesi bitmişti.

Garnizonun karanlığında dövülen silah, şimdi ışığa çıkmıştı. Ve ışık, bazen karanlıktan daha yakıcı olabilirdi.

More Chapters