WebNovels

Chapter 138 - BEDELİN ARTIŞI

Fırtına Tepesi'nin havası, ciğerlere dolan oksijenden çok, yutulması gereken jilet parçaları gibiydi. Rüzgâr, garnizonun taş surlarına çarpıp dönerken, avludaki sessizliği bozan tek ses Kael Vael'thra'nın hırıltılı nefesi ve kılıçların havayı yaran tok uğultusuydu.

Siyah Diş ve ikizi, Kael'in ellerinde kara birer uzuv gibi dönüyordu.

Metal artık soğuk değildi. Kael'in bileklerinden sızan Kudret (Aura), o yoğun biyolojik ateş, kılıçların kara damarlarında dolaşıyor, metali ısıtıyor ve ona donuk, tehditkâr bir kızıl hare veriyordu. Kılıçlar artık Kael'in iradesine direnmiyor, onunla birlikte akıyordu. Ağırlıkları hala oradaydı—her biri on kiloluk yoğun birer kütleydi—ama bu ağırlık artık Kael'i ezen bir yük değil, vuruşlarına yıkıcılık katan bir momentuma dönüşmüştü.

Kael, sağ ayağını sertçe zemine vurdu. Donmuş toprak çatırdadı.

Vücudunu bir yay gibi gerdi ve İkiz Diş stilinin temel bir kesiş hareketini tekrarladı.

VUUUGH.

Kılıç havayı yardığında çıkan ses, ıslık değil, bir yırtılma sesiydi. Kael'in kollarındaki damarlar, deri altında halat gibi şişmişti. Kanı, kalbinden pompalanan o sıcak lav, metale akıyor, metali besliyor ve metal de karşılığında Kael'in hareketlerini tamamlıyordu.

"Daha hızlı," dedi Kael, dişlerini sıkarak.

Kendini güçlü hissediyordu. Solgard'dayken hissettiği o narin, uçucu ve zihinsel büyü gücü (Tını) yoktu belki ama bu... bu çok daha gerçekti. Ayaklarının altındaki yeri hissediyordu. Kılıcın kabzasındaki titreşimi hissediyordu. Kendi varlığının ağırlığını hissediyordu.

Bir vuruş daha. Sonra bir tane daha.

Kael, bedensel bir transa girmiş gibiydi. Sırtındaki Mühür, o kilitli okyanus sessizdi. Artık ona ihtiyacı yoktu. Kendi ateşini yakmıştı.

Ancak bu zafer sarhoşluğu, tam on ikinci dakikada, uyarısız ve acımasız bir şekilde sona erdi.

Kael, kılıcı başının üzerine kaldırdı. İndirecekti.

Ama indiremedi.

Midesinin tam ortasında, sanki görünmez bir el içeri girip organlarını bükmüş gibi korkunç, keskin ve soğuk bir kramp patladı.

GÜM.

Dizlerinin bağı aniden çözüldü. Bacaklarındaki güç, kesilen bir iplik gibi koptu.

Kael, kılıçları elinden bırakamadan, yüzüstü yere, buzlu çamurun içine kapaklandı.

Dünya karardı. Gözlerinin önünde siyah noktalar uçuşuyordu. Kulaklarında tiz bir çınlama başladı. Vücudu titriyordu ama bu soğuktan değil, içeriden gelen o korkunç boşluktandı.

"Kalk," dedi Halid. Sesi uzaktan, suyun altından geliyormuş gibi boğuktu.

Kael kalkmaya çalıştı. Elleriyle yerden destek almak istedi. Ama kolları... kolları jöle gibiydi. Kas lifleri komutları reddediyordu.

"Yapam... mıyorum..." diye hırıldadı Kael. Ağzının tadı değişmişti. Metalik, asidik bir tat. Safrası yükseliyordu.

Halid, ağır adımlarla yanına geldi. Eğilmedi. Sadece gölgesini Kael'in üzerine düşürdü.

"Bitti mi?" diye sordu Halid, alaycı bir tonla. "On dakika mı sürdü? Solgard'ın harika çocuğu, kendi ateşinde on dakikada mı yandı?"

Kael başını kaldırdı. Yüzü kireç gibi beyazdı. Dudakları morarmıştı. Gözlerinin altı, sanki günlerdir uyumamış gibi çökmüştü.

"Ne... oldu?" dedi Kael. "Mühür... Mühür mü patladı?"

"Mühür yerinde duruyor," dedi Halid. Eğilip Kael'in elinden düşen kılıcı aldı. Metal, bağlantı koptuğu için anında soğumuş, o kızıl parıltı sönmüştü. "Patlayan şey senin depondu Kael."

Halid, Kael'in karnına, diyaframının hemen altına sertçe dürttü.

"Anlamıyorsun," dedi Halid. "Hâlâ bir büyücü gibi düşünüyorsun. Tını (Mana), ruhsal bir güçtür. Kaynağı senin içinde mühürlü olan o sonsuz okyanustur. Okyanus bitmez. Yorulursun, başın ağrır ama kaynak kurumaz."

Halid, Kael'in titreyen kolunu tuttu ve havaya kaldırdı. Kol, cansız bir et parçası gibi sallandı.

"Ama Kudret (Aura)... Kudret biyolojiktir Kael. Kaynağı ruhun değil, bu et yığınıdır. Kaslarındaki şekerdir. Karaciğerindeki yağdır. Kanındaki oksijendir. Sen az önce, o kılıçları beslemek için on dakikada, normal bir insanın iki günde harcayacağı enerjiyi yaktın."

Kael, duyduklarını sindirmeye çalıştı. Midesindeki o kemirgen boşluk, Halid'in ne demek istediğini haykırıyordu.

Açtı.

Hayatında hiç olmadığı kadar, midesinin zarı kendi kendini sindirecekmiş gibi açtı.

"Tükeniş," dedi Kael fısıltıyla. "Yakıtım bitti."

"Evet," dedi Halid. "Sen bir büyücüyken, musluğu açıp suyu akıtıyordun. Şimdi ise... şimdi kendi kanını yakıt olarak kullanan bir fırınsın. Ve o fırına kömür atmazsan, ateş seni yer."

Halid, Kael'i ensesinden tutup zorla ayağa kaldırdı. Kael ayakta duramıyordu, Halid'e yaslanmak zorunda kaldı.

"Yürü," dedi Halid. "Antrenman bitti. Şimdi asıl iş başlıyor."

"Nereye?"

"Yemekhaneye," dedi Halid. "Dua et Helvar kazanları henüz yıkamamış olsun."

Yemekhane, ter, ıslak yün ve haşlanmış lahana kokusuyla doluydu. İçerideki askerler, Kael ve Halid içeri girdiğinde seslerini kestiler. Kael'in hali içler acısıydı. Yürüyen bir ceset gibiydi; rengi solmuş, gözleri çukura kaçmış, titreyen bir hayalet.

Halid, Kael'i en yakın masaya fırlattı. Kael, banka yığıldı.

"Helvar!" diye gürledi Halid.

Mutfak bölümünden, tek gözü kör, yüzünün yarısı yanık izleriyle kaplı devasa bir adam çıktı. Helvar Sorn. Garnizonun lojistik zabiti ve aşçısı. Elindeki kepçe, bir savaş balyozu kadar büyüktü.

Helvar, Kael'e baktı. Tek gözünü kıstı. Durumu anlaması bir saniye sürdü.

"Aura çöküşü," dedi hırıltılı bir sesle. "Çocuk kurumuş."

"Doldur," dedi Halid. "Depoyu fulle."

Helvar, arkadaki dev kazana yöneldi. Kepçeyi daldırdı ve Kael'in önüne koyduğu metal kaseye o meşhur, gri, yoğun, macun kıvamındaki şeyi doldurdu.

Gri Bulamaç.

Tatsız, kokusuz ama inanılmaz derecede yoğun bir protein ve yağ karışımı. Kuzeyde hayatta kalmanın sırrı.

Kael kaseye baktı. Midesi bulanıyordu ama aynı zamanda, Hayati Zerreleri o kaseye saldırmak için çıldırıyordu.

"Ye," dedi Halid, Kael'in karşısına oturarak. "Hepsini. Kusana kadar ye. Sonra kus ve tekrar ye."

Kael, titreyen eliyle kaşığı aldı. İlk lokmayı ağzına götürdü.

Tadı yoktu. Sanki ıslak kil yiyormuş gibiydi. Ağır, yapışkan ve yoğun.

Yutkundu.

Lokma midesine indiği an, vücudunda bir şok etkisi yarattı. Sönen bir ocağa atılan benzin gibi, midesi o besini anında yakaladı, parçaladı ve kana karıştırdı. Kael, parmak uçlarındaki karıncalanmanın azaldığını hissetti.

İkinci kaşık. Üçüncü kaşık.

Kael, bir süre sonra çiğnemeyi bıraktı. Sadece yutuyordu. Vücudu o kadar açtı ki, doyma hissi gelmiyordu.

"Yavaşlama," dedi Halid. "Senin Tının kilitli Kael. Bu yüzden, o kılıçları kaldırmak, o hızı yakalamak için tek kaynağın bu. Vücudun bir makine. Ve bu iğrenç şey de senin yakıtın. Eğer bunu yemezsen, bir dahaki sefere kılıcı kaldırdığında, kılıç senin kaslarını eritmeye başlar. Kendini yersin. Anlıyor musun?"

"Anlıyorum," dedi Kael, ağzı doluyken. Gözlerinden yaşlar geliyordu. Midesi o kadar dolmuştu ki patlayacak gibiydi ama açlık hissi hala oradaydı. "Bu... çok pahalı."

"Güç pahalıdır," dedi Helvar, masanın başına gelip koca bir sürahi yağlı keçi sütünü masaya bırakarak. "Büyücüler zihinlerini yorar, biz etimizi yeriz. Senin gibi bir 'Dönüştürücü' için bu bedel iki katıdır."

Malik, yemekhanenin kapısında belirdi. Kael'in halini görünce koşarak yanına geldi.

"Kaptan!" dedi endişeyle. "İyi misin? Rengin... rengin griye dönmüş."

Kael, sütü kafasına dikti. Boğazından aşağı akan yoğun sıvı, yanan yemek borusunu rahatlattı. Bardağı masaya sertçe bıraktı.

"İyiyim Malik," dedi. Sesi artık titr emiyordu. Gözlerindeki fer yavaş yavaş geri geliyordu. "Sadece... depo boşalmıştı."

Halid, Kael'in tabağını bitirdiğini görünce başıyla onayladı.

"Tını sınırsızdır," dedi Halid, ayağa kalkarak. "Mührün açık olsaydı, günlerce savaşabilirdin ve sadece başın ağrırdı. Ama Kudret sınırlıdır. Deponun dibi vardır. Senin görevin, o depoyu genişletmek."

Halid, Helvar'a işaret etti.

"Ona bir kase daha ver. Akşama kadar yatmayacak. Yediklerini kasa çevirmesi lazım."

Kael, ikinci kaseye baktı. Midesi isyan ediyordu. Ama sağ elini yumruk yaptı ve sıktı. Güç geri gelmişti. Titreme durmuştu.

Kılıçları kullanabilmek, o ağırlığı kaldırabilmek için, vücudunu bir fırına dönüştürmesi gerekiyordu. Ve fırınlar, ne atarsan yakardı.

"Ver," dedi Kael, kaşığı tekrar eline alarak. "Daha fazla ver."

Helvar sırıttı. O korkunç, yanık yüzünde, tuhaf bir saygı ifadesi belirdi.

"İşte ruh bu," dedi aşçı. "Ye küçük canavar. Ye ki büyüyesin."

Kael yemekhanenin o ağır havasında, ikinci kaseye gömülürken, hayatının gerçeğini kabul etti.

O bir büyücü değildi artık. O, sürekli beslenmesi gereken, sürekli yanan ve asla doymayan bir makineydi. Ve eğer hayatta kalmak istiyorsa, bu makineyi asla soğutmamalıydı

More Chapters