WebNovels

Chapter 137 - RUHSAL DESTEK

Fırtına Tepesi'nde rüzgâr, sadece fiziksel bir hava akımı değildi; o, kayaların arasında ıslık çalan, zihnin en savunmasız çatlaklarından içeri sızan görünmez bir parazitti.

Burada, "Ölü Bölge"nin kalbinde, atmosferik baskı sadece Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührünü kilitlemekle kalmıyor, aynı zamanda beyninin kıvrımlarına da ince, zehirli bir fısıltı üflüyordu.

Bırak... diyordu rüzgâr. Çok ağır. Çok soğuk. Burada kimse yok. Vazgeç.

Kael Vael'thra, garnizonun buz tutmuş avlusunda, dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi. Elleri, toprağa saplı duran Siyah Diş (Blackfang) ve ikizinin kabzasındaydı ama onları kavrayacak gücü kendinde bulamıyordu. Vücudu titriyordu. Bu titreme, sadece açlıktan ya da soğuktan değildi. Bu, zihinsel bir hipotermiydi. İradesi donuyordu.

"Kalk," dedi Halid. Sesi, rüzgârın uğultusu arasında bir kaya parçası kadar sert ve netti.

Kael başını iki yana salladı. Gözleri kararıyor, midesindeki o korkunç boşluk hissi, tüm düşüncelerini yutuyordu.

"Yapamıyorum..." diye fısıldadı. Sesi çatallıydı. "Kafamın içi... çok gürültülü. Odaklanamıyorum. Rüzgâr... rüzgâr içimden geçiyor."

Halid, yavaş adımlarla Kael'in yanına geldi. Eğilmedi. Yardım eli uzatmadı. Sadece gölgesini Kael'in üzerine düşürdü.

"Fırtına Tepesi'nin deliliği," dedi Halid. "Buradaki hava, sadece Tınıyı (Manayı) yok etmez Kael. Zayıf iradeleri de aşındırır. Eğer zihnini bir kale gibi kapatmazsan, bu rüzgâr seni içeriden oyar. Bir hafta sonra adını bile hatırlayamazsın."

"Nasıl kapatacağım?" Kael dişlerini sıktı. "Büyü yapamıyorum. Zihinsel kalkanlarım çalışmıyor. Çıplağım."

"Hala büyücü gibi düşünüyorsun," diye hırladı Halid. "Kalkan arıyorsun. Duvar arıyorsun. Oysa elinde tuttuğun şeye bakmıyorsun."

Halid, botunun ucuyla, Kael'in gevşekçe tuttuğu Siyah Diş'in kabzasına vurdu.

"O kılıçlar," dedi Halid. "Onlar sadece metal mi sanıyorsun? Onlar Kara Cevher. Onlar boşluktur. Ve boşluk, sadece enerjiyi değil, niyeti de emer. Eğer sen onları tutamazsan, onlar seni tutar. Bağlan onlara."

Kael, bulanık gözlerle kılıçlarına baktı. Mat, siyah, ölü metal.

"Bağlanmak mı?"

"Kus," dedi Halid. "Karnındaki o son sıcaklığı, o korkuyu, o titremeyi... hepsini kılıca kus. Kudretini (Aurasını) sadece kaslarını şişirmek için kullanma. Onu bir halat gibi kullan. Ruhunu o metale bağla."

Kael derin, hırıltılı bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan buzlu hava, içerideki cılız ateşi harladı.

Midesindeki o biyolojik fırını, Aura Çekirdeğini zorladı.

Ak, diye emretti. Ama bu sefer emri sadece kollarına değildi. Emri, zihnindeki o kaotik gürültüye, korkuya ve yorgunluğaydı.

Hepsini al.

Kael, parmaklarını buz gibi kabzalara kenetledi. İçindeki son yaşam kırıntısını, o sıcak, kırmızı, yoğun enerjiyi avuçlarından metale enjekte etti.

VMMM...

Kılıçlar, o tanıdık, derin ve tok titreşimle cevap verdi.

Ancak bu sefer farklı bir şey oldu.

Önceki denemelerde, enerji tek yönlüydü. Kael veriyor, kılıç alıyor ve ağırlaşıyordu.

Ama şimdi, Kael zihnindeki korkuyu ve tereddüdü de o enerji paketinin içine koyup gönderdiğinde, metalden geri dönen bir Yankı hissetti.

Bu bir ses değildi. Bu bir histi.

Soğukluk. Sabitlik. Duygusuzluk.

Kara Cevher (Nyx-Iron), doğası gereği hissizdi. Ve Kael ona bağlandığında, kılıcın o "hissizliği", Kael'in sinir sistemine geri akmaya başladı.

Bir anda, rüzgârın sesi kesilmedi ama anlamını yitirdi.

Zihnindeki o "Vazgeç" fısıltıları, kılıcın o yoğun, siyah sessizliğine çarpıp yok oldu. Kael'in titremesi durdu.

Korku, kılıca akmıştı. Kılıcın çeliği, Kael'in omurgası olmuştu.

Kael başını kaldırdı. Gözlerindeki (biri mavi, diğeri sönük altın) o bulanık, korkak ifade silinmişti. Yerine, metalin o donuk, merhametsiz bakışı gelmişti.

Yavaşça, sanki yerçekimi yokmuş gibi değil, yerçekimine meydan okuyan bir makine gibi ayağa kalktı.

Kılıçlar elindeydi. Ağır mıydılar? Evet. Ama bu ağırlık artık onu ezen bir yük değil, onu yere sabitleyen bir Çapa idi. Rüzgâr onu itiyordu ama kılıçların ağırlığı onu merkezde tutuyordu.

"Sustular," dedi Kael. Sesi düzdü. Robotik bir sakinlikteydi. "Sesler sustu."

"Sen susturmadın," dedi Halid, memnuniyetle. "Metale aktardın. O kılıçlar şu an senin paratonerin Kael. Korkunu, şüpheni, zayıflığını emiyorlar. Karşılığında sana kendi doğalarını, o kırılmaz sertliği veriyorlar."

Halid yerden bir taş aldı ve Kael'e fırlattı.

Kael düşünmedi. Korkmadı. "Ya tutamazsam?" diye endişelenmedi.

Sağ kolu, kılıçla bütünleşmiş bir yay gibi kalktı.

ÇIT.

Taş, havada ikiye bölündü.

Kael'in hareketi o kadar net, o kadar tereddütsüzdü ki, sanki kolu etten değil, çelikten yapılmıştı.

"Bu..." dedi Kael, kılıcına bakarak. Kabzadan eline yayılan o titreşimi hissediyordu. Bu titreşim, beynindeki Ruh Kanallarını (sinirleri) uyuşturuyor, gereksiz duygusal verileri siliyordu. "Ruhsal Kudret... Bu sadece kas gücü değil. Bu... zihinsel bir protez."

"Evet," dedi Halid. "Büyücüler zihinleriyle dünyayı bükerler. Ama zihinleri zayıftır; korkarlar, paniklerler. Savaşçılar ise... Savaşçılar iradelerini silahlarına dökerler. Kılıcın korkusu yoktur Kael. Kılıcın merhameti yoktur. Kılıcın yorgunluğu yoktur. Eğer sen kılıç olursan... sen de yorulmazsın."

Malik, kenardan izliyordu. Elindeki devasa balyoz, Yerkıran, omzuna yaslıydı. Kael'in duruşundaki değişimi görmüştü. Omuzları düşmüş, titreyen çocuk gitmiş; yerine ayakları yere mıhlanmış, bakışları hedefe kilitlenmiş bir heykel gelmişti.

"Kaptan..." dedi Malik sessizce. "Gözlerin... tıpkı kılıcın gibi bakıyor."

Ancak bu gücün de bir bedeli vardı.

Kael, o mutlak odaklanma ve korkusuzluk halindeyken, vücudunun attığı çığlıkları duymuyordu. Hayati Zerreleri, kılıca gönderilen o yoğun Kudret akışını beslemek için kendini tüketiyordu.

Kael bir adım attı ve midesinde keskin bir kramp hissetti. Ama yüzü buruşmadı. Acıyı hissetti ama önemsemedi. Çünkü kılıç önemsemiyordu.

"Devam edelim," dedi Kael. "Daha fazla."

Halid kaşlarını çattı. Kael'in yüzündeki renk tamamen çekilmiş, dudakları grileşmişti. Çocuk ayaktaydı ama biyolojik olarak tükenişin eşiğindeydi. Ruhsal destek, fiziksel iflası maskeliyordu.

"Bırak," dedi Halid sertçe.

"Hayır," dedi Kael. Kılıçları kaldırdı. "Yorulmadım."

Halid ileri atıldı. Hızlı, sert bir hareketle Kael'in bileğine vurdu ve sinir noktasına bastırdı.

Kael'in parmakları istemsizce açıldı. Siyah Diş yere düştü.

ÇANG.

Bağlantı koptuğu an, Kael'in ödünç aldığı o çelik irade, o metalik sükunet bir anda yok oldu.

Yorgunluk, açlık, soğuk ve rüzgârın o delirtici fısıltıları, yıkılan bir baraj gibi üzerine çöktü.

Kael, olduğu yere yığıldı. Titreme geri geldi. Dişleri birbirine vuruyordu. Gözlerinden yaşlar boşandı.

"Neden..." diye inledi, yerde kıvranırken. "Neden aldın? Çok... çok güçlüydüm."

Halid, Kael'in üzerine kalın bir kürk örttü.

"Güçlü değildin," dedi Halid. "Uyuşmuştun. O kılıç senin ruhunu çelikleştiriyor evet, ama aynı zamanda senin acı hissini, yani hayatta kalma alarmını da kapatıyor. Eğer durdurmasaydım, kalbin durana kadar sallamaya devam ederdin."

Halid, cebinden o iğrenç kokulu, yoğun enerji macunundan bir parça çıkarıp Kael'in ağzına tıktı.

"Ye. Çiğne. Ruhsal Destek (Spiritual Anchor) tehlikeli bir kumardır Kael. Zihnini korur ama bedenini harcar. Savaşta bu seni hayatta tutar. Ama eğitimde... eğitimde seni öldürür."

Kael, ağzındaki macunu zorlukla yuttu. Midesi kasıldı.

Yerde yatarken, hemen yanında duran Siyah Diş'e baktı. Kılıç, karların üzerinde sessiz ve masum duruyordu. Ama Kael artık biliyordu. O metal parçası, sadece bir kesici alet değildi. O, Kael'in zayıflığını içine akıtabileceği bir havuz, sırtını yaslayabileceği bir duvardı.

"O benim..." diye fısıldadı Kael, gözleri kapanırken. "O benim omurgam."

Rüzgâr uğulduyordu ama Kael artık onu duymuyordu. Çünkü zihninin bir köşesinde, o kılıcın bıraktığı sessiz, ağır ve güvenli karanlık hala yankılanıyordu.

Fırtına Tepesi'nin deliliği, demirin iradesine çarpmış ve geri çekilmişti.

More Chapters