Fırtına Tepesi'nin şafağı, güneşi selamlayan bir aydınlık değil, gecenin donuk grisini biraz daha açan bir kasvetten ibaretti. Havadaki buz kristalleri, rüzgârın kamçısıyla savruluyor, garnizonun taş duvarlarında görünmez tırnaklar gibi çizikler bırakıyordu.
Kael Vael'thra, eğitim sahasının en ucunda, insan boyundaki granit bir kayanın karşısında duruyordu.
Nefesi, ağzından çıkar çıkmaz yoğun beyaz bir buhara dönüşüyordu. Ancak bu soğuk, Kael'in tenine işlemiyordu. Çünkü derisinin altında, iliklerinin derinliklerinde, Aura Çekirdeği'nden pompalanan o vahşi, biyolojik fırın çalışıyordu.
Ellerinde Siyah Diş (Blackfang) ve ikizi vardı.
Kılıçlar artık ölü birer ağırlık değildi. Dün geceki ilk başarılı "Besleme"den sonra, Kael ile aralarında kanlı bir pakt kurulmuş gibiydi. Kael'in bileklerinden sızan Kudret (Aura), metalin soğuk damarlarında dolaşıyor, onları ılık, titreşen ve aç birer uzva dönüştürüyordu.
"Farkı hissediyor musun?" diye sordu Halid. Sesi, rüzgârın uğultusunu yarıp geçti. Birkaç adım geride, kollarını göğsünde kavuşturmuş, bir heykel gibi duruyordu.
Kael, kılıcın kabzasını sıktı. "Evet," dedi. Sesi boğuktu. "Farklı. Solgard'dayken... Tını (Mana) ile beslediğimde, elimde yokmuşlar gibiydi. Rüzgâr gibiydiler. Nereye istersem oraya akıyorlardı."
Kılıcı havada hafifçe tarttı.
"Ama şimdi... Şimdi oradalar. Var olduklarını bağırıyorlar. Elimde bir rüzgâr değil, bir dağ parçası tutuyor gibiyim. Hareket etmek istemiyorlar. Durmak istiyorlar."
"Çünkü Tını akışkandır, Kudret ise katıdır," dedi Halid, kayaya doğru yürümesini işaret ederek. "Büyü, maddenin etrafından dolaşır veya onu deler geçer. Ama fiziksel güç... Aura, maddeye çarpar ve ona kendi varlığını dayatır. Elindeki şey artık bir neşter değil Kael. O bir balyoz."
Kael, granit kayaya yaklaştı. Kaya, yüzyılların soğuğuyla sertleşmiş, demirden farksız bir kütleydi.
Eskiden olsa, Tınısını kılıcın keskin ağzına odaklar, moleküler bir incelikle kayayı tereyağı gibi kesmeye çalışırdı. Twin-Fang Echo'nun eski prensibi buydu: Hız, keskinlik ve dirençsizlik.
Ama şimdi Mühür kilitliydi. O zarif büyücü gitmişti.
"Kesmeye çalışma," dedi Halid uyararak. "O kılıca verdiğin yakıt kaba. Eğer kesmeye çalışırsan, metal kayadan seker ve bileğini kırar. Auranın doğasına uy. Kesme. Ez."
Kael derin bir nefes aldı.
Karnındaki o yoğun ateş topunu, Hayati Zerrelerinin ürettiği o saf yaşam enerjisini omuzlarına, oradan kollarına itti. Bu, zihinsel bir işlemden çok, fiziksel bir ıkınmaydı. Kan basıncı arttı. Boynundaki damarlar halat gibi şişti.
Enerji, bileklerinden kılıçlara geçti.
GÜM-GÜM.
Kılıçlar, Kael'in kalp atışıyla senkronize bir şekilde, donuk kızıl bir hareyle parladı. Bu parıltı dışarıya ışık vermiyordu; metalin içinde hapsolmuş bir kor gibiydi. Kılıçların ağırlığı artmadı ama "yoğunluğu" arttı.
Kael, sağ elindeki kılıcı geriye çekti.
Bu bir eskrim hamlesi değildi. Bu, bir oduncunun baltasını savurması, bir celladın satırını indirmesi gibiydi. Tüm vücut ağırlığını, topuklarından aldığı destekle beline, oradan da koluna aktardı.
Vur.
Kılıç havayı yardı.
Çıkan ses, o eski ince ıslık sesi değildi. Havanın yırtıldığı, kaba ve hırıltılı bir VUUUGH sesiydi.
Kılıcın namlusu kayayla buluştu.
GÜMMM!
Ses, metalin taşa çarpma sesi (Çınlama) değildi.
Sanki bir top mermisi duvara çarpmış gibi tok, patlayıcı ve sarsıcı bir ses yankılandı avluda.
Kael, darbenin şokuyla sarsıldı. Kollarındaki kemikler titredi, dişleri birbirine çarptı. Ancak "Dengelenmiş Bedeni" ve Halid'in aylardır kemiklerine işlediği o dayanıklılık eğitimi sayesinde geri savrulmadı. Ayakları yere daha da sert bastı.
Gözlerini açtı ve kayaya baktı.
Kaya kesilmemişti.
Kılıcın çarptığı noktada, futbol topu büyüklüğünde bir krater açılmıştı. Taş, kesilmek yerine, temas anındaki o korkunç Kudret (Aura) baskısına dayanamayıp patlamış, un ufak olmuştu. Çarpışma noktasından etrafa örümcek ağı gibi çatlaklar yayılmıştı.
Yerde, toz haline gelmiş granit parçaları ve çakıllar duruyordu.
"Bu..." Kael nefes nefese kılıcına baktı. Kılıcın ağzında en ufak bir çentik yoktu. Kara Cevher (Nyx-Iron), bu kaba kuvvete bayılmış gibiydi. Kızıl hare hala üzerinde tütüyordu. "Bu, kesmek değil. Bu... yıkım."
"Ağırlığın İradesi," dedi Halid, parçalanmış kayanın yanına gelip eldivenli eliyle tozları silkeleyerek. "Tını (Mana) maddeyi kandırır, 'ayrıl' der. Ama Kudret (Aura)... Kudret maddeye 'yok ol' der. Şu an elindeki silahın keskinliğine ihtiyacın yok. Sadece momentumuna ve yoğunluğuna ihtiyacın var."
Kael, kılıcı indirdi.
O an, garip bir rahatlama hissetti.
Aylardır, hatta yıllardır sırtındaki Mühürden kaynaklanan o içsel basınç, o kafasının içindeki bitmek bilmeyen "doluluk" hissi azalmıştı.
Normalde Tını kullandığında, kanalları yandığı için acı çekerdi. Ama şimdi, Kudret kullanırken, sanki vücudundaki fazla basınç bir tahliye borusundan dışarı atılmış gibiydi. Kılıçlar, Kael'in aurasını emerken, aynı zamanda onun içindeki stresi, o kaotik enerjiyi de dengeliyordu.
Kael derin bir nefes aldı. Fırtına Tepesi'nin o "Ölü Havası" (Mana yokluğu) artık onu boğmuyordu. Çünkü kendi havasını, kendi atmosferini yaratmıştı.
"Başım ağrımıyor," dedi Kael şaşkınlıkla. Elini şakağına götürdü. "Mühür... Mühür sessiz. Ve içimdeki o sıkışma hissi gitti."
"Denge," dedi Malik, arkasından yaklaşarak. Dev cüssesiyle Kael'in yanında durdu. Elindeki devasa balyoz, Yerkıran, omzunda dinleniyordu. "Babamın dükkânında körükleri çalıştırdığımda böyle olurdu. Ateş ne kadar harlıysa, bacadan o kadar duman çıkmalı. Sen dumanı içeride tutuyordun Kaptan. Şimdi... şimdi bacayı açtın."
Kael, elindeki kılıca, o siyah, ağır, kızıl damarlı metale baktı.
Bu silah artık sadece bir kesici alet değildi. Bu, Kael'in biyolojik ve ruhsal dengesini sağlayan bir organdı. Bir topraklama hattıydı.
"Ağır," dedi Kael, kılıcı tekrar kaldırarak. "Ama... iyi bir ağırlık. Sağlam hissettiriyor. Rüzgârda savrulmayacak kadar ağır."
Halid, yerdeki başka bir kütüğü işaret etti.
"Hissetmek güzeldir. Ama savaş hislerle kazanılmaz. Bedelle kazanılır." Halid, Kael'in titreyen bacaklarına baktı. "Şu an o kayayı patlatmak için, sabah yediğin yemeğin tamamını yaktın. Kaslarındaki glikojen bitti. Beş dakika içinde ellerin titremeye başlayacak ve o kılıcı kaldıramayacaksın."
Kael, midesindeki o tanıdık, bıçak gibi keskin krampı hissetti. Açlık. O korkunç, yamyamca açlık geri gelmişti.
"O zaman," dedi Kael, dişlerini sıkarak. "Düşmemek için daha hızlı vurmalıyım."
"Hayır," dedi Halid. "Daha akıllıca vurmalısın. Her darbe bir öğün yemek demek Kael. Boşa salladığın her kılıç, kendi etinden yediğin bir parça demek. Iskalama lüksün yok."
Halid, Malik'e döndü.
"Göster ona. Bir duvar, bir balyoza nasıl cevap verir."
Malik sırıttı. Dişleri, o koyu teninin ortasında beyaz birer kale suru gibi parladı. Yerkıran'ı indirdi ve gardını aldı. Aurası, Kael'inki gibi yırtıcı ve kızıl değil; ağır, yoğun ve kahverengi bir toz bulutu gibi etrafına yayıldı.
"Gel Kaptan," dedi Malik. "Bakalım o yeni ağırlığın, benim temelimi sarsabilecek mi?"
Kael, açlığı bir kenara itti. Kılıçlarını çaprazladı.
Tını yoktu. Büyü yoktu. Hile yoktu.
Sadece kas, kemik ve çarpışmanın kaçınılmaz gerçeği vardı.
Kael ileri atıldı. Hızlı değildi ama durdurulamaz görünüyordu. Kılıcını savurduğunda, arkasında kızıl bir iz değil, havanın büküldüğü bulanık bir dalga bıraktı.
Hedef: Malik'in kalkanı.
Bu bir antrenman değildi. Bu, Kael'in yeni doğasının, dünyanın en sert duvarına çarpma testiydi.
