Fırtına Tepesi'nin rüzgarı, bir kırbaç gibi garnizonun taş duvarlarında şaklıyor, avludaki sessizliği bıçak gibi kesiyordu. Ancak Kael Vael'thra için dışarıdaki soğuk, avuçlarının içindeki o "ölü" metalin soğukluğu yanında bir hiçti.
Siyah Diş (Blackfang), Kael'in elinde sadece ağır bir demir yığınıydı.
Dakikalardır olduğu yerde, bacakları titreyerek, o lanet olası ağırlığı kaldırmaya çalışıyordu. Kılıçlar ona küsmüş gibiydi. Solgard'dayken, Mühründen sızan Tını (Mana) ile beslenip elinde tüy gibi süzülen, iradesine anında tepki veren o zarif silahlar gitmişti. Yerine, yerçekimine aşık, sahibinin bileklerini kıran, inatçı ve soğuk iki kütle gelmişti.
"Bekliyorlar," dedi Halid. Sesi rüzgarın uğultusundan daha netti.
Kael başını kaldırdı. Gözleri kanlanmıştı. "Neyi?"
"Yemek saatini," dedi Halid, kollarını göğsünde kavuşturarak. "Onlar birer parazit Kael. Alıştıkları mamayı (Manayı) kestiğin için şu an sana direniyorlar. Seni reddediyorlar. Eğer onları kullanmak istiyorsan, onlara başka bir menü sunmak zorundasın."
Kael, dişlerini sıkarak kılıçları tekrar kaldırmaya çalıştı. Bileklerindeki tendonlar, keman teli gibi gerildi. Acı, keskin ve sıcaktı.
"Manam yok," diye hırıldadı Kael. "Mühür kilitli. Okyanus kapalı."
"Okyanusu unut," diye gürledi Halid. "Okyanus büyücüler içindir. Sen şu an etten ve kemikten ibaretsin. Eğer ruhunla besleyemiyorsan, hayatınla besleyeceksin."
Halid, Kael'in yanına yürüdü ve sertçe karnına, diyaframının hemen altına vurdu.
"Buradan! Mühründen değil! O biyolojik fırından! Midenden, ciğerlerinden, yediğin o iğrenç gri bulamaçtan damıttığın enerjiyi kullan. Kudret (Aura), senin yaşam ateşindir. Onu sadece kaslarında tutma. Kılıcın içine kus."
Kael sendeledi ama düşmedi. Halid'in vurduğu yer yanıyordu.
Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o jilet gibi soğuk havayı, karnındaki o sıcak merkeze, Aura Çekirdeğine indirdi.
Tını (Mana) kullanmak, zihinsel bir işlemde; bir vanayı açıp suyun akmasını izlemek gibiydi. Serindi, akışkandı, entelektüeldi.
Ama Kudret (Aura)…
Kael odağını karnındaki o sıcaklığa verdiğinde, hissettiği şey akışkan bir su değil, yoğun, yapışkan ve kaynar bir zifti. Tını "akardı", Kudret ise "basılırdı".
"Hadi..." diye fısıldadı Kael.
Karnındaki o ilkel ateşi sıkıştırdı.
Enerjiyi omurgasından değil, omuz kaslarından, pazılarından, ön kollarındaki damarlardan aşağıya doğru itmeye başladı. Bu, tıkanmış bir boruyu basınçla açmaya çalışmak gibi fiziksel ve ızdıraplı bir süreçti.
Kael'in boynundaki damarlar halat gibi şişti. Yüzü kıpkırmızı oldu. Alnından süzülen terler, buz gibi havada buharlaşıyordu.
Enerji dirseklerine geldiğinde tıkandı.
"Durma!" diye bağırdı Halid. "İt! Damarlarını yırtması gerekse bile it! Metalin içine girmesine izin ver!"
Kael, bir çığlık atarak tüm iradesini o noktaya, avuç içlerine yükledi.
İÇ!
Kudret, biyolojik bariyeri aştı ve deriden metale geçti.
VMMM...
Ses, bir çınlama değildi.
Sanki derin bir mağaranın içinde devasa bir kalp atmış gibi, tok, bas ve titreşimli bir ses yayıldı.
Siyah Diş, bu yeni ve kaba enerjiyi tadınca irkildi.
Metal, Kael'in elinde fiziksel olarak titredi. Yıllardır saf, rafine Tını ile beslenmeye alışmış olan Kara Cevher (Nyx-Iron), kendisine sunulan bu yoğun, kanlı ve vahşi yaşam enerjisini önce yadırgadı.
Kael, kılıcın direncini hissetti. Sanki elinde canlı bir yılan tutuyordu ve yılan kaçmaya çalışıyordu.
"Bırakma!" dedi Halid. "Reddediyor. Zorla! Boğazına tıka!"
Kael, parmaklarını kabzaya, gümüş tellerin etine gömüleceği kadar sert kilitledi. Karnındaki çekirdekten çektiği o yoğun yaşam ateşini, bir pres makinesi gibi metalin moleküler yapısına bastırdı.
Al bunu!
Ve o an, baraj yıkıldı.
Kılıç, direnmeyi bıraktı ve açlığa yenik düştü.
Vahşi bir emiş başladı.
Kael, kollarındaki kanın çekildiğini hissetti. Bu, Tını kullanırken hissettiği o "baş dönmesi" gibi değildi. Bu, kan kaybından bayılmak üzere olan birinin hissettiği o fiziksel tükenişti. Kılıç, Kael'in Hayati Zerrelerini, glikojen depolarını, kaslarındaki oksijeni sömürüyordu.
Ama karşılığında...
Siyah Diş'in mat, ölü yüzeyi değişti.
Tını ile beslendiğinde ortaya çıkan o zarif mor hare yoktu.
Onun yerine, metalin derinliklerinden gelen, donuk, kor rengi bir Kızıl damar, namlunun ortasında atmaya başladı. Kılıç ısındı. Buz gibi olan kabza, şimdi ateşli bir hastanın alnı gibi sıcak ve nemliydi.
Kael gözlerini açtı.
Ağırlık... Ağırlık hala oradaydı. 10 kilo hala 10 kiloydu. Fizik kuralları değişmemişti.
Ama "Ölü Ağırlık" hissi gitmişti.
Kılıç, Kael'in eline yapışan bir yabancı cisim olmaktan çıkmış; kemiklerinin, sinirlerinin ve kan dolaşımının bir uzantısı haline gelmişti. Kael kolunu kaldırdığında, kılıç onunla birlikte, gecikmesiz, sanki kolunun bir parçasıymış gibi hareket ediyordu.
Kael, kılıcı savurdu.
VUUUGH.
Hava, tiz bir ıslıkla değil, yırtılan bir kumaş sesiyle yarıldı.
Bu savuruşta zarafet yoktu. Saf, yıkıcı bir momentum vardı. Kılıcın ucundaki o kızıl titreşim, havada bulanık bir iz bıraktı.
"Yaptım..." dedi Kael, nefes nefese. Sesi çatallıydı.
Kılıç elinde titriyordu ama bu sefer korkudan değil, içindeki enerjinin yoğunluğundan titriyordu. Metal, Kael'in nabzıyla eş zamanlı atıyordu.
Güm... Güm...
Halid, yavaşça yaklaştı. Yüzünde, nadir görülen o vahşi tatmin ifadesi vardı.
"Ona büyünü vermedin," dedi Halid, kılıcın üzerindeki kızıl parıltıya bakarak. "Ona kendini verdin. Şu an elinde tuttuğun şey metal değil Kael. O senin sıkıştırılmış iraden. Senin dışarıdaki kemiğin."
Malik, kenardan izlerken yutkundu. "Kaptan... kılıç sanki... nefes alıyor."
Kael, kılıcı indirmek istedi ama indirmekte zorlandı. Çünkü kılıç, bu enerji akışını sevmişti. Pasif emiş yeniden başlamıştı ama bu sefer emilen şey, Kael'in fazla manası değil, doğrudan biyolojik yakıtıydı.
Aniden, Kael'in midesine korkunç bir kramp girdi.
Dizlerinin bağı çözüldü.
Kılıcı yere saplayarak destek aldı.
"Açım..." dedi Kael. Baş dönmesi dünyayı etrafında döndürüyordu. "Çok... açım."
Bu normal bir acıkma değildi. Vücudu, kılıca aktardığı o muazzam enerjiyi karşılamak için, saniyeler içinde kanındaki tüm şekeri yakmıştı.
Halid, cebinden sert, kurutulmuş bir et parçasını Kael'in göğsüne fırlattı.
"Ye," dedi. "Hepsini. Hemen. Kudret bedava değildir Kael. O kılıcı her savurduğunda, bir öğün yemeğini yakacaksın. Sen artık bir büyücü değilsin. Sen bir fırınsın. Ve o kılıç, senin kömürünü yiyor."
Kael, eti havada yakalayamadı. Yerden, çamurun içinden aldı ve temizlemeden ağzına attı. Çiğnemeden yuttu. Vücudu besini bir sünger gibi emdi.
Yerde otururken, elindeki kılıca baktı. Kızıl parıltı yavaşça sönüyor, metal tekrar matlaşıyordu ama o "Canlılık" hissi kaybolmamıştı. Bağlantı kurulmuştu.
Damar tekrar açılmıştı. Ama bu sefer akan şey su değil, kandı.
"Bu..." dedi Kael, ağzındaki metalik tadı tükürerek. "Bu çok ağır. Tını gibi değil. Çok daha... vahşi."
"Öyledir," dedi Halid. "Tını zariftir. Kudret ise gerçektir. Gerçeklik ağırdır Kael. Alışsan iyi edersin."
Kael, Siyah Diş'i kınından çekip tekrar yerine soktu.
KLAK.
Ses toktu.
Kael ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama gözlerinde yeni bir ışık vardı. Büyüsü yoktu. Okyanusu kilitliydi. Ama kendi ateşini yakmayı öğrenmişti.
Ve bu ateş, buzun ortasında bile sönmeyecekti.
