WebNovels

Chapter 134 - RUHSAL KUDRET

Fırtına Tepesi'nin yemekhanesi, ter, ıslak yün ve Helvar'ın o meşhur "Gri Bulamaç"ının yaydığı, genzi yakan ağır kokuyla doluydu.

Kael Vael'thra, ahşap bir sıranın üzerine çökmüş, önündeki kaseye bakıyordu. İçindeki şey, yemekten çok inşaat harcına benziyordu. Tatsız, kokusuz ama inanılmaz derecede yoğun bir macun. Birkaç saat önceki o ilk başarılı "Besleme" denemesi, Kael'in vücudundaki tüm glikojen ve yağ depolarını kurutmuştu. Elleri titriyordu. Bu titreme korkudan değil, Hayati Zerrelerinin (hücrelerinin) yakıt için attığı sessiz çığlıklardan kaynaklanıyordu.

Kaşığı ağzına götürdü. Yutkundu. Midesi, bu yoğun kütleyi sindirmek için kasıldı.

"Tadı nasıl?" diye sordu Halid. Gölge Komutan, masanın ucunda oturmuş, elindeki bıçakla bir elmayı soyuyordu.

"Toprak gibi," dedi Kael, sesi boğuktu. "Ve kül."

"Güzel," dedi Halid, elma dilimini ağzına atarak. "Tını (Mana) senin ruhunu beslerdi, sana tokluk hissi verirdi. Ama Kudret (Aura)... Kudret nankördür. Onu beslemek için sürekli çiğnemen gerekir. Sen şu an bir fırınsın Kael. Eğer ateşin sönmesini istemiyorsan, o kömürü atmaya devam et."

Kael, kasesini sıyırdı. Midesindeki o kemirgen boşluk biraz olsun dindiğinde, gözleri yanındaki sandalyeye dayalı duran Siyah Diş'e kaydı.

Kılıç, kınında sessiz ve soğuk duruyordu. Ama Kael onun küskünlüğünü hissedebiliyordu. Dün gece ona zorla bastığı o kaba, ilkel biyolojik enerji, kılıcın açlığını dindirmişti ama tatmin etmemişti. Siyah Diş, yıllardır alıştığı o saf, lezzetli Tını yerine, sahibinin etinden kopan bu kanlı enerjiyi yadırgıyordu.

"Hala ağır," dedi Kael, kılıcın kabzasına dokunarak. "Ona enerjimi verdim. Dün kaldırdım. Ama... hala benim parçam gibi hissettirmiyor. Sadece... elimde tuttuğum çok ağır bir demir çubuk gibi."

Halid bıçağını masaya sapladı.

"Çünkü hala bir büyücü gibi düşünüyorsun," dedi. "Enerjiyi bir 'Yakıt' olarak görüyorsun. 'Bunu kılıca dökersem çalışır' diyorsun. Tını için bu doğrudur; Tını bir sıvıdır, akar. Ama Kudret... Kudret sıvı değildir Kael. Kudret, varlıktır."

Halid ayağa kalktı.

"Avluda buluşalım. Yemek bitti. Şimdi hazmetme vakti."

Dışarıdaki rüzgar, insanın yüzünü jilet gibi kesiyordu. Garnizonun talim sahası, buz tutmuş çamurla kaplıydı.

Kael, Siyah Diş'i eline aldı. Bileği, metalin yoğunluğu altında hafifçe büküldü. Dün geceki o anlık başarı, sürdürülebilir değildi. Kılıcı her kaldırdığında bir öğün yemek yakacaksa, savaşın ortasında açlıktan ölürdü.

"Kılıcı tut," dedi Halid. "Ama kaldırma. Sadece tut."

Kael denileni yaptı.

"Kudret nedir?" diye sordu Halid, Kael'in etrafında yavaşça dönerken. "Sadece kasların şişmesi midir? Kanın hızlanması mıdır?"

"Biyolojik enerji," dedi Kael. "Yaşam ateşi."

"Eksik," dedi Halid. Durdu ve Kael'in gözlerinin içine baktı. "Bir kaya parçası düşün. Hareketsizdir. Nefes almaz. Ama onu kaldırmaya çalıştığında sana direnir. 'Ben buradayım' der. Ağırlığıyla, kütlesiyle varlığını sana dayatır. Kudret budur Kael. Kudret, senin 'Varlığının Ağırlığı'dır."

Halid elini Kael'in omzuna, Aura Çekirdeği ile kolu arasındaki bağlantı noktasına koydu.

"Dün gece, kılıca enerji 'pompalamaya' çalıştın. Bir hortumdan su basar gibi. Bu yüzden yoruldun. Enerji transferi kayıplıydı. Bugün... bugün transfer yapmayacaksın."

Halid'in parmakları Kael'in omzunu sıktı.

"Kolunu hisset. Kemiğini. İliğini. O kılıcın kabzası, senin elinin bittiği yer değil. O kabza, senin bilek kemiğinin devamı. Kılıcın ucu, senin parmak ucun. Enerjiyi kılıca 'gönderme'. Kılıcın içine 'yerleş'."

Kael kaşlarını çattı. "Anlamıyorum. Nasıl yerleşeceğim?"

"Ruhsal Kudret," dedi Halid. "Aurayı sadece kaslarında tutma. İradeni, o yoğun, sıcak, ağır varlığını metalin moleküllerine kadar genişlet. O kılıç bir nesne değil. O sensin. Senin donmuş, sertleşmiş, keskinleşmiş halin."

Kael gözlerini kapattı.

Rüzgarın uğultusunu, Mührünün kilitli kapılarını, soğuktan sızlayan eklemlerini... hepsini bir kenara itti.

Odağını karnındaki o sıcak merkeze, Aura Çekirdeğine getirdi. Orada, yediği gri bulamacın ve hayatta kalma inadının beslediği bir kor yanıyordu.

Akıtma, dedi kendine. Genişle.

Zihninde sağ kolunu hayal etti. Kolunun sınırlarını, derisinin bittiği yeri sildi. Eline aldığı kılıcı, avucunun içinde tuttuğu bir metal olarak değil, dirseğinden uzayan siyah bir kemik olarak düşündü.

Ben buradayım. Ve oradayım.

Bu, Tını kullanırken yaptığı o "yönlendirme" işlemine benzemiyordu. O zamanlar enerjiyi bir yere fırlatırdı. Şimdi ise... kendi varoluş alanını genişletiyordu.

Karnındaki sıcaklık göğsüne, oradan omzuna yayıldı. Ama bu sefer damarlarından akan bir nehir gibi değil, yoğunlaşan bir sis gibi yayıldı.

Aura, bileğine ulaştı. Ve durmadı.

Metal soğuktu. Kael'in sıcaklığı metale değdi.

Normalde Siyah Diş, Tını ile beslendiğinde mor bir hareyle parlar, hafifler ve titreşirdi. Tını, metali "yukarı" çekerdi.

Ama bu sefer...

Kael'in Kudreti, metale nüfuz ettiğinde, metal hafiflemedi. Metal, daha da "gerçek" oldu.

GÜM.

Kael'in kalbi attı. Ve aynı anda, elindeki kılıcın kabzasından, metalin derinliklerinden aynı ritimde bir yankı geldi.

GÜM.

Kılıç parlamadı. Mor ışık yoktu. Büyü yoktu.

Bunun yerine, kılıcın mat siyah yüzeyi, aşırı ısınmış bir demir gibi, derinden gelen, donuk ve tehditkar bir Kızıl renge bürünmeye başladı. Bu bir ışık değildi; bu, metalin içindeki atomların, Kael'in yaşam enerjisiyle aşırı yüklenip titreşmesiydi.

Isı.

Kael avcunda metalin ısındığını hissetti. Ama bu ısı elini yakmıyordu; çünkü ısı elinden geliyordu.

Halid bir adım geri çekildi. Gözlerinde nadir görülen bir parıltı vardı.

"Bak," dedi.

Kael gözlerini açtı.

Siyah Diş, elinde kızıl bir kor gibi titreşiyordu. Kılıcın etrafındaki hava, ısıdan dolayı dalgalanıyordu.

Ve ağırlık...

Kılıç hala 10 kiloydu. Fizik kuralları değişmemişti. Ama Kael onu kaldırdığında, sanki kendi kolunu kaldırıyormuş gibi hissetti. Ağırlık yok olmamıştı; ağırlık "içselleşmişti". Kael, kılıcın ağırlığını bileğinde değil, topuklarında, yere bastığı noktada hissediyordu. Bütünleşmişti.

"Bu..." Kael'in sesi şaşkındı. "Bu, Tını gibi hissettirmiyor. Tını... rüzgar gibiydi. Bu ise..."

"Toprak gibi," diye tamamladı Halid. "Ağır. Sağlam. Ve kırılmaz."

Halid, yerden kalın, donmuş bir kütük parçası aldı ve Kael'e doğru fırlattı.

"Kesme!" diye bağırdı Halid. "İçinden geç!"

Kael düşünmedi. Refleksleri devreye girdi. Ama eskisi gibi "hızlı ve keskin" bir hamle yapmadı.

Vücudunu bir bütün olarak döndürdü. Kılıcı savurmadı; kılıcı, vücudunun dönüşüyle birlikte hedefe "sürdü".

Siyah Diş, havada kızıl bir iz bırakarak kütükle buluştu.

ÇAT!

Kesme sesi gelmedi.

Kılıç, kütüğe değdiği an, o kızıl titreşimi, o yoğun Ruhsal Kudreti ahşaba aktardı. Kütük ikiye ayrılmadı; temas noktasından itibaren patlayarak kıymıklara ayrıldı. Sanki bir balyozla vurulmuş gibi parçalandı.

Kael, hareketini tamamladığında dengesi bozulmadı. Ayakları yere mıhlanmış gibiydi.

"Varlığının ağırlığı," dedi Halid, uçuşan talaşların arasından yürürken. "Bir tüy, ne kadar hızlı olursa olsun bir kayayı kıramaz. Ama yavaş bir kaya, her şeyi ezer. Sen bugüne kadar tüy olmaya çalışıyordun Kael. Ama senin doğan bu değil. Senin auran... o ağır."

Kael, elindeki kılıca baktı. Kızıl titreşim yavaşça sönüyor, metal tekrar o ölü siyahlığına dönüyordu.

Midesi yine kazınmaya başlamıştı ama bu seferki açlık, dünkü o "tükeniş" açlığı gibi değildi. Bu, çalışan bir işçinin, üreten bir bedenin sağlıklı iştahıydı.

"Ruhsal Kudret..." diye mırıldandı Kael.

Mührü kilitliydi. Okyanusu uzaktaydı. Ama Kael ilk defa, büyüsü olmadan da "dolu" hissediyordu.

"Yarın," dedi Halid, "o ağırlığı sadece bir kütüğe değil, Malik'in kalkanına vuracaksın. Bakalım senin varlığın, onun duvarını çatlatabilecek mi?"

Kael, Siyah Diş'i kınına soktu. Metalin kına girerken çıkardığı ses, artık soğuk bir tıngırtı değil, tok ve tatmin edici bir KLAK sesiydi.

Silah, sahibini tanımıştı.

More Chapters