WebNovels

Chapter 133 - YAKIT DEĞİŞİMİ

Fırtına Tepesi'nin şafağı, umut dolu bir aydınlanma değil, gökyüzündeki kurşuni bulutların biraz daha grileşmesinden ibaretti. Rüzgâr, garnizonun taş surlarını döverken çıkardığı o uğursuz ıslıkla, Kael'in kemiklerinin derinliklerindeki sızıyı haber veriyordu.

Kael Vael'thra, talim sahasının donmuş toprağı üzerinde, ciğerleri parçalanırcasına soluyordu.

Elindeki Siyah Diş (Blackfang), dün geceki o kısa süreli zaferden sonra tekrar eski, inatçı ve ölü haline dönmüştü. Kael, kılıcı her kaldırmaya çalıştığında, metalin yoğunluğu yerçekimiyle işbirliği yapıyor, bileklerindeki tendonları kopma noktasına kadar geriyordu.

"Hadi!" diye bağırdı kendi kendine. Sesi, rüzgârın içinde cılız bir hırıltı gibi kayboldu.

Solgard'daki o zarif, akışkan dövüş stili burada bir hayalden ibaretti. Orada, Tını (Mana) damarlarında bir nehir gibi akar, kılıçlarına dolar ve metali tüy gibi hafifletirdi. Kael kılıcı sallamazdı; kılıç, Kael'in iradesiyle havada süzülürdü.

Ama burada... Burada nehir kurumuştu. Mühür kilitliydi. Barajın kapakları, dışarıdaki atmosferik baskı yüzünden sımsıkı kapalıydı.

Kael, eski alışkanlığıyla bileğini çevirip hızlı bir kesiş (slash) atmaya çalıştı.

Hata.

Kılıç, Kael'in beklediği o ivmeyi kazanmadı. Hantal, ağır bir demir yığını gibi savruldu. Kael'in vücudu, kılıcın momentumuna direnemedi. Ağırlık merkezi kaydı. Botları buzlu zeminde tutunamadı ve Kael, kendi silahının ağırlığıyla yana doğru sendeledi, omzunu sertçe talim kütüğüne çarptı.

KÜT.

Acı, omzundan boynuna doğru sıcak bir şimşek gibi yayıldı.

Halid İbn Valyr, kollarını göğsünde kavuşturmuş, bu acınası manzarayı izliyordu. Üzerindeki kürk yakalı ağır pelerin, rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu ama adamın duruşu, arkasındaki dağlar kadar sabitti.

"Kılıçla kavga ediyorsun," dedi Halid. Sesi buz gibi sakindi. "Onu bir düşman gibi tutuyorsun."

Kael, omzunu tutarak doğruldu. Dişlerini sıkmaktan çenesi ağrıyordu. "Ağır," dedi hırıltıyla. "Lanet olası şey... sanki dünyaya çivilenmiş gibi."

Halid yavaş adımlarla yaklaştı. Kael'in elindeki kılıcın kabzasına, eldivenli parmağıyla sertçe vurdu. Metalden tok, mat, ölü bir ses çıktı.

"Ağır değil," dedi Halid. "Aç."

Komutan, Kael'in yüzüne yaklaştı. Nefesi buharlaşıyordu.

"Solgard'da bu metali Tını ile besliyordun. Ona ruhsal bir yakıt veriyordun. Metal doyuyor, seninle rezonansa giriyor ve yerçekimini reddediyordu. Ama şimdi maman kesildi. Okyanus kilitli." Halid, Kael'in göğsünün ortasına, kalbinin attığı yere parmağını bastırdı. "Ve sen, hala ona eski yakıtı vermeye çalışıyorsun. Olmayan bir şeyi çekmeye çalışıyorsun. Bu yüzden kasların titriyor. Bu yüzden metal sana direniyor."

Kael, kılıcın kabzasını sıktı. "Başka ne yapabilirim? Mühür açılmıyor. Dışarıdaki baskı... içerideki okyanusu eziyor."

"Okyanusu unut," dedi Halid sertçe. "Okyanus büyücüler içindir. Sen şu an bir et ve kemik yığınından ibaretsin. Eğer o kılıcı kaldırmak istiyorsan, yakıtı değiştireceksin."

Halid, elini Kael'in karnına, Aura Çekirdeği'nin bulunduğu o biyolojik fırının üzerine indirdi.

"Buradan," dedi. "Ruhundan değil. Karnından. Midenden. Kanından. Kudret (Aura), senin yaşam ateşindir. O bir büyü değildir. O, var olma inadıdır."

Kael, Halid'in elinin altındaki sıcaklığı hissetti. Orada, derinlerde, Malik ile çalışırken uyandırdığı o ilkel, kaba kor parçasını.

"Denedim," dedi Kael. "Ama... Tını gibi değil. Tını su gibidir. Akışkandır. İrademle yönlendirebilirim. Ama Kudret... Kudret katran gibi. Yapışkan. Ağır. Onu dışarı itmeye çalıştığımda damarlarımda sıkışıyor."

"Çünkü onu bir büyü gibi 'fırlatmaya' çalışıyorsun," dedi Halid. Kael'in bileğini kavradı. "Kudret akmaz Kael. Kudret, doldurur. Tınıyı bir hortumdan su fışkırtır gibi kullanırsın. Ama Kudreti... Kudreti, balı iğne deliğinden geçirmek gibi, sabırla ve baskıyla itmelisin."

Halid, Kael'in elini kılıcın kabzasına daha sıkı bastırdı.

"Gözlerini kapat. Mührü unut. O lanet olası büyüyü unut. Sadece kanını düşün. Kalbinin atışını düşün. O sıcaklığı, o kaba kuvveti koluna it. Ama dışarı taşırma. Kılıcın içine kus. Metale, senin bir uzvun olduğunu, senin kanınla ısınabileceğini öğret."

Kael gözlerini kapattı.

Soğuk rüzgâr tenini ısırıyordu ama o, dikkatini içine, karnındaki o fırına çevirdi.

Yakıt Değişimi.

Zihni, alışkanlıkla omurgasındaki Mühre, o sonsuz Tını kaynağına gitmek istedi. Bu bir refleksti. Yıllardır her zorlukta oraya koşmuştu. Ama kendini durdurdu. Orası kapalıydı. Orası yasaktı.

Daha aşağıya, biyolojik merkezine indi.

Orada, yediği "Gri Bulamaç"ın, antrenmanların ve öfkesinin beslediği o yoğun, kırmızı, titreşen enerjiyi buldu.

Kudret.

Kael, bu enerjiyi hareket ettirmeye çalıştı. Halid haklıydı. Bu, Tını gibi hafif ve itaatkâr değildi. Bu, ağır, sıcak ve yoğundu. Onu hareket ettirmek, çamurda yürümek gibiydi.

İt, diye emretti kendine.

Enerji, midesinden yükseldi. Göğsüne geldiğinde Kael nefesini tuttu. Kalbi, bu yoğunluk karşısında daha sert çarpmaya başladı. Hayati Zerreleri, bu kaba gücün baskısı altında ısınıyordu.

Enerji omzuna ulaştı. Oradan koluna.

Kael'in sağ kolundaki damarlar, deri altında kalın halatlar gibi şişti. Rengi koyulaştı. Bu, Tını kullanırken oluşan o morumsu "yanık" görüntüsü değildi. Bu, kanın aşırı basınçla pompalanması sonucu oluşan kıpkırmızı, canlı bir gerilimdi.

Enerji bileğine geldiğinde tıkanır gibi oldu. Et ile metal arasındaki o sınır, geçilmesi en zor duvardı. Tını, maddeden maddeye kolayca atlardı. Ama Kudret, biyolojik bir parçaydı. Vücudu terk etmek istemiyordu.

"Bırakma!" diye kükredi Halid, Kael'in titremeye başladığını görünce. "Duvarı yıkma, duvardan sız! Metali bir sünger gibi düşün. Kanını içmesine izin ver!"

Kael dişlerini sıktı. O kadar sert sıktı ki, ağzına metalik bir tat geldi.

Var gücüyle, o yoğun, sıcak, yapışkan enerjiyi avcunun içinden kılıcın kabzasına presledi.

Geç!

VMMM...

Duyulan ses, bir çınlama değildi. Derinden gelen, boğuk bir titreşimdi.

Kael'in avcundaki sıcaklık, aniden metale aktı.

O an, kılıcın doğası değişti.

Solgard'da Tını ile beslediğinde kılıç soğuk bir ışık yayar, elinde yokmuş gibi hafiflerdi.

Şimdi ise... Kılıç ısındı.

Kabzadan namluya doğru, metalin içindeki mikro-damarlar, Kael'in biyolojik ateşiyle dolmaya başladı. Kılıç parlamadı ama mat siyah yüzeyinde, sanki damarların altında akan kan gibi donuk, kızıl bir hare belirdi.

Ve ağırlık...

Ağırlık kaybolmadı. Kılıç hala aynı kütleye sahipti. Fizik kuralları değişmemişti.

Ama o "Ölü Ağırlık" hissi gitmişti. Kılıç, Kael'in eline yapışan yabancı bir nesne olmaktan çıkmış, kolunun kemiğine kaynamış bir protez gibi bütünleşmişti. Ağırlığı artık dışarıda değil, Kael'in merkezindeydi.

Kael gözlerini açtı. Nefes nefese kalmıştı. Alnından terler boşanıyor, bu terler soğuk havada anında buharlaşıyordu.

"Kaldır," dedi Halid.

Kael, kolunu kaldırdı.

Kılıç kalktı.

Hala ağırdı. Hala kaslarını zorluyordu. Ama artık dengesiz değildi. Kael kılıcı kaldırdığında, kendi kolunu kaldırıyormuş gibi hissetti. Enerji akışı, kasları ile metal arasında kesintisiz bir döngü kurmuştu.

Kael, kılıcı havada savurdu.

VUUUGH.

Ses değişmişti. Islık sesi yerine, havanın yırtıldığı o tok, vahşi ses duyuldu. Kılıcın ucu, Kael'in niyetini takip etti. Savrulma anında Kael'i dengesinden etmedi, çünkü Kael'in Aurası, kılıcın kütlesini kendi vücudunun kütlesiyle dengelemişti.

"Yaptım..." diye fısıldadı Kael. Yüzünde hayretle karışık bir gülümseme belirdi. "Hissediyorum. Sanki... sanki damarlarım kılıcın içine kadar uzanıyor."

"Evet," dedi Halid, başıyla onaylayarak. "Çünkü uzanıyor. Şu an o kılıç metal değil. Senin sıkıştırılmış kanın."

Ancak bu zafer hissi uzun sürmedi.

Kael, kılıcı ikinci kez savurmaya hazırlandığında, midesinde korkunç, bıçak saplanmış gibi bir boşluk hissetti.

Dizlerinin bağı çözüldü.

Kılıcın ucu yere düştü. Kael, kılıcın üzerine, kabzaya tutunarak zor ayakta kaldı.

Gözleri karardı. Dünyanın renkleri soldu.

"Açım..." dedi Kael. Sesi titriyordu. Bu normal bir acıkma değildi. Bu, bir anda, saniyeler içinde midesindeki tüm besinin yok olduğu, vücudunun kendi yağlarını yakmaya başladığı o "Yamyamlık" evresiydi.

Halid, cebinden sert, kurutulmuş bir et parçası ve bir matara çıkardı. Kael'e doğru fırlattı.

"Ye," dedi. "Hepsini. Hemen."

Kael, eti havada yakalayamadı. Et göğsüne çarptı ve yere düştü. O kadar halsizdi ki, yerden alırken bile parmakları titriyordu. Eti ağzına tıktı. Çiğnemeden yuttu. Ardından mataradaki o yoğun, yağlı keçi sütünü kafasına dikti.

Midesine giden her lokma, sönmekte olan bir ateşe atılan odun gibiydi. Vücudu, Hayati Zerreleri, bu besini anında enerjiye çevirip o boşluğu doldurmaya çalışıyordu.

Halid, Kael'in başında dikildi.

"Tını, zihnini yorar Kael. Başını ağrıtır, delirtir. Ama Kudret... Kudret bedelini etinden alır. O kılıcı auranla beslemek, koşmaktan on kat daha fazla enerji yakar. Sen şu an bir fırınsın. Ve o kılıç, senin yakıtını içiyor."

Kael, yerde otururken nefesini düzene sokmaya çalıştı. Eti yedikçe, gözlerindeki kararma azaldı. Kollarındaki titreme geçti.

Siyah Diş'e baktı.

Metal, bağlantı koptuğu için tekrar soğumuş, o kızıl hare kaybolmuştu. Kılıç tekrar "ölü" ve "ağır" bir nesneye dönüşmüştü.

"Bu..." dedi Kael, ağzındaki sütü silerek. "Bu çok pahalı. Her vuruşta bir öğün yemek mi yakacağım?"

"Başlangıçta evet," dedi Halid. "Vücudun bu akışa alışık değil. Kanalların dar. Sürtünme çok fazla enerji kaybettiriyor. Ama zamanla... zamanla damarların genişleyecek. Kasların o enerjiyi depolamayı öğrenecek. O zaman tek bir nefesle o kılıcı saatlerce besleyebileceksin."

Halid, gökyüzüne baktı. Kar atıştırmaya başlamıştı.

"Şimdi kalk. Yakıtı değiştirmeyi öğrendin. Ama depon küçük. Depoyu büyütmek için... o eti kasa çevirmemiz lazım."

Kael, Siyah Diş'i yerden aldı. Kılıç hala ağırdı. Hala soğuktu.

Ama artık imkânsız değildi.

Kael, manasını, o süslü büyülü gücünü kaybetmiş olabilirdi. Ama yerine, çok daha ilkel, çok daha vahşi ve dürüst bir şey bulmuştu. Kendi ateşini.

"Tekrar," dedi Kael, ayağa kalkarak.

Halid gülümsedi. Bu seferki gülümsemesi alaycı değil, memnundu.

"Tekrar."

Bölüm Sonu Özeti:

Olay: Kael, Halid'in rehberliğinde Siyah Diş'i (Blackfang) Tını (Mana) yerine Kudret (Aura) ile beslemeyi denedi. Mekanik: Kael, biyolojik yaşam enerjisini (Aura) yoğun ve yapışkan bir sıvı gibi kılıca aktarmayı başardı. Kılıç hafiflemedi ama Kael ile biyolojik bir bütünlük sağlayarak dengelendi (Canlı Uzuv hissi). Bedel: Aura kullanımı, Kael'in vücudundaki besin depolarını (glikojen/yağ) anında yaktı. Kael aşırı hipoglisemi (açlık krizi) ve fiziksel çöküş yaşadı. Gelişim: Kael, gücünün kaynağının artık "Mühür" değil, "Kendi Bedeni" olduğunu ve bu bedeni beslemek zorunda olduğunu anladı.

More Chapters