WebNovels

Chapter 3 - 3.Bölüm: Kaybolanın Dönüşü

Gözüne çarpan sinir bozucu bir ışıkla uyandı. Göz kapaklarını araladığı anda ışık beynine saplanmış gibi oldu. Yüzünü buruşturdu.

Bir süre nerede olduğunu anlayamadı. Soğuk ve nemli toprağın üzerinde yatıyordu; sırtı ağrıyordu.

Başının içi zonkluyordu.

Yavaş yavaş hatırladı. Kaza. Yokuş. Ağaç. Çiftliğe yürüyordu.

Elini şakağına götürdü. Düşünmek bile zor geliyordu.

Yavaşça doğrulmaya çalıştı. Dünya bir an yana kaydı. Midesi burkuldu.

Yanındaki ağacın gövdesine tutundu. Kabuk sertti, soğuktu. Parmaklarının altındaki o soğukluk içini ürpertti.

Ağacın büyüklüğünü fark edince durdu.

Gövdesi yanık izleri ve derin darbelerle kaplıydı. Yıllar onu yıpratmıştı ama eğmemişti. Kökler toprağın altından çıkıp etrafı sarmış, ormanı neredeyse kendi etrafında toplamış gibiydi.

İlyara bir süre sadece baktı. İçinden ağaca sarılmak geçti. Bu düşünceyi saçma bulup hafifçe gülümsedi.

Ama bakışlarını gövdeden alamadı. Bir adım daha yaklaştı.

Elini kabuğa koydu. Soğuktu, sertti; ama dokunduğu anda içinde bir şey kıpırdadı. Bu kez geri çekilmedi.

Kollarını gövdeye doladı.

Gözlerini kapattığında göğsündeki o tanıdık sıkışma yavaşça gevşedi. Nedenini bilmiyordu.

Ama bir anlığına iyi geldi.

Kirpiklerinin arasından bir damla süzüldü. Hızla sildi, derin bir nefes aldı.

Ağaçtan uzaklaştı; yine de birkaç adım sonra istemsizce dönüp baktı.

Sonra yürümeye devam etti.

Biraz ilerledikten sonra ağaçların arasından bir açıklık seçti. Toprak yol oradaydı.

Adımlarını hızlandırdı. Göğsünde küçük bir rahatlama yayıldı. Belki yolda birine rastlardı.

Yola ulaştığı anda yanından hızlı bir şekilde bir at arabası geçti.

İlyara olduğu yerde durdu.

Toz havaya kalktı.

Bir an gördüğünden emin olamadı. At arabası mıydı o?

Bu bölgede kimsenin at arabası kullandığını hatırlamıyordu. Kırsal yerler bile çoktan motorlu araçlara alışmıştı.

Kaşlarını çattı ama düşünceyi fazla büyütmedi. Belki turistik bir şeydi. Belki gösteriş.

Ama bu düşünce içini rahatlatmadı.

Tam yürümeye devam edecekken atların acı bir kişnemesi duyuldu. Araba aniden durdu.

İlyara gözlerini kıstı.

Dikkatle bakınca arabanın sıradan olmadığını fark etti. Mat siyah gövdesi ışığı yutuyor, kenarındaki altın sarısı işlemeler donuk bir şekilde parlıyordu. Kapısında arma benzeri bir şekil vardı ama uzaktan seçilemiyordu.

Arabadan bir adam indi.

Uzun boylu, yapılı ve esmerdi. Üzerindeki kıyafet üniformayı andırıyordu; siyah ve altın sarısı tonlar arabanın rengiyle birebirdi. Kolunda rütbeyi andıran işaretler vardı. Sol tarafında bir kılıç asılıydı.

İlyara kaşlarını hafifçe çattı.

Bir gösteriden dönüyor olabilirlerdi… belki bir etkinlikten. Bu bölgede zaman zaman tuhaf organizasyonlar yapılırdı.

Ama düşüncesi tamamlanmadan arabanın içinden keskin bir kadın sesi yükseldi:

"Eve yürüyerek gel!"

Ses ormanın içinde yankılandı. Ağaçlardaki kuşlar bir anda havalanıp dağıldı.

Adam elini karnına götürdü ve başını hafifçe öne eğdi.

"Emredersiniz…"

Sesi kalındı. Duygusuzdu.

İlyara'nın ensesi gerildi. Nefesini tutmuş olduğunu fark etti. Bir an adamın bakışlarının kendi üzerine kaydığını sandı.

Soğuk bir ürperti sırtından aşağı indi.

Araba birkaç saniye daha yerinden kıpırdamadı. Sonra kadın sesi yeniden duyuldu. Bu kez öfkeden çok bıkkınlık vardı.

"Onları da hallet." Kapı sertçe kapandı.

At arabası hızla uzaklaştı. Tekerleklerin çıkardığı ses ağaçların arasında kayboldu.

Tam o anda, ağaçların arasından bir gölge fırladı. Bir adam üniformalıya saldırdı.

İlyara'nın kalbi göğsüne sertçe çarptı.

Üniformalı başını bile çevirmedi. Sanki saldırganın orada olduğunu en başından beri biliyordu.

Adam ağaçların arasından fırladı. Üniformalı yalnızca bir adım yana kaydı; kılıç çoktan elindeydi.

Tek bir hareket.

Adamın bedeni olduğu yerde durdu, sonra dizlerinin üzerine çöktü ve toprağa yığıldı.

Arkasından ikinci biri çıktı. Koşuyordu.

Üniformalı bu kez beklemedi.

Bir hamle.

İkinci beden de toprağa düştü.

Orman yeniden sessizleşti.

İlyara olduğu yerde donmuştu. Ayakları hareket etmiyordu. Nefesi göğsünde takılı kaldı.

Üniformalı yavaşça başını kaldırdı.

Bakışları ona yöneldi.

Onunla göz göze geldiği anda içi yeniden ürperdi. Bu hissi daha önce de yaşamıştı; nedeni yoktu ama her seferinde aynı soğukluk ensesine yerleşiyordu.

O gözler…

Donuktu. İçinde hiçbir şey yoktu. Ne öfke ne acele ne de pişmanlık.

Sanki az önce iki insanı öldüren o değildi.

İlyara'nın boğazı kurudu.

Nasıl bu kadar sakin olabiliyordu?

Bakışını kaçırdı. Gözleri kılıca kaydı. Ucundan toprağa kan damlıyordu.

Midesi kasıldı.

Bir an için, kanın kendi ellerinden aktığını sandı.

Hayır!

Saçmalama.

Kılıç onun elindeydi.

Ama o an… sanki kan onun avuçlarına bulaşmış gibiydi. Parmaklarını istemsizce kapadı.

Bu düşünce içini ürpertti.

Arkasından titrek bir ses yükseldi.

"Mo… mo… morhena…"

İlyara irkildi.

Morhena mı?

Yavaşça arkasını döndü. Orada üçüncü bir adam duruyordu.

Ve tam arkasındaydı.

İlyara'nın omuzları kasıldı.

Bir adım daha yaklaşsa…

Yutkundu.

Adam, gözlerini üniformalıdan ayırmadan titrek bir sesle konuştu:

"Bu… bu… burada bir morhena mı varmış?"

Elindeki kılıç parmaklarının arasından kaydı. Metal, toprağa saplanıp devrildi.

Adam bir an daha durdu.

Sonra arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı.

Rüzgâr İlyara'nın saçlarını yüzüne savurdu.

Saçları kenara ittiğinde üniformalının adamı çoktan yere düşürdüğünü gördü.

Nasıl bu kadar hızlı…

Az önce aralarında mesafe vardı. Adam koşuyordu.

Bir an için zamanın atladığını düşündü.

"Lütfen… affet beni. Be- ben bilmiyordum. Sen olduğunu bilmiyordum…"

Adamın sesi kırılıyordu.

"Çocuklarım var… Borçlarım yüzünden… mecbur kaldım…"

Üniformalı tek kelime etmedi.

Kanlı kılıcını yavaşça kaldırdı.

İlyara'nın göğsü sıkıştı. Korku boğazına kadar yükseldi.

Ama onunla birlikte içini yakıp geçen başka bir şey daha vardı. Ne olduğunu anlayamıyordu.

Bir an sonra kendini üniformalıyla yalvaran adamın arasında buldu.

Nasıl oraya geldiğini hatırlamıyordu.

Elinin, kılıcı tutan bileği kavradığını fark etti.

Nefesi kesildi.

Avucunun altında bir titreme vardı. Ama bu titreme kendi ellerine ait değildi. Üniformalının kasılmış parmakları kabzayı sıkıyordu.

Başını kaldırdı. Göz göze geldiler.

Bu kadar yakından ilk kez bakıyordu.

Gözleri… griydi.

Soğuk, mat bir gri.

Ve o matlığın içinde bir anlığına çok hafif bir parıltı belirdi.

Çok kısa.

Çok zayıf.

Sonra yok oldu.

Yerdeki adam o anı fırsat bildi. Ayağa fırladı ve arkasına bakmadan koşmaya başladı.

"Teşekkür ederim! Bir daha bulaşmayacağım!"

Sesi ağaçların arasında kayboldu.

Üniformalı elini İlyara'nın tutuşundan kurtardı. Cebinden çıkardığı mendille kılıcının üzerindeki kanı sakin hareketlerle sildi. Yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu. Ardından, hiçbir şey olmamış gibi arabanın gittiği yöne doğru yürümeye başladı.

İlyara olduğu yerde kaldı.

Bir süre nefes almayı unuttu. Göğsüne dolan hava ağırlaşmış, kalbi kaburgalarına sert sert çarpmaya başlamıştı. Kulaklarında kendi nabzının sesi yankılanıyordu. Gözlerinin önünde iki insan öldürülmüştü. Bunu bildirmeliydi. Telefonunu çıkardı.

Ekranda yine sinyal yoktu.

Elinin titrediğini o an fark etti. Az önce de titriyor muydu, yoksa şimdi mi başlamıştı, emin olamadı. Avucuna bir damla düştü. Gözlerinden süzüldüğünü geç fark etti.

Hızla gözlerini sildi. Şimdi bunun için vakti yoktu.

Hava kararıyordu. Bir gece daha ormanda kalamazdı. Karnı açlıktan kasılıyor, başındaki zonklama yeniden şiddetleniyordu.

İlyara kaçan adamın kaybolduğu ormana doğru baktı.

Nereye gitmişti? Buradan nasıl çıkacaktı? Çiftliği hâlâ bulabilir miydi?

Bakışları üniformalıya kaydı. Adam uzaklaşıyordu. Eğer şimdi hareket etmezse onu bir daha göremeyebilirdi.

Bir katilin peşinden mi gidecekti?

Boğazı kurudu.

Başka seçeneği var mıydı?

Yolu biliyor olmalıydı. En azından bir yerleşim yerine kadar onu takip edebilirdi. Hem… ona zarar vermemişti. Hatta az önce, istemeden de olsa, bir saldırıdan kurtarmıştı.

Ama bu güven anlamına gelmezdi.

Güvene değil, yönünü bilen birine ihtiyacı vardı.

Yerden kalkarken başı döndü. Bir an durdu, dengesini toparladı. Göğsündeki sıkışma hâlâ tam geçmemişti. Kendini biraz daha iyi hissedince ağır adımlarla ilerlemeye başladı.

Tam o sırada yerde yatan bedenleri fark etti.

Toprağın üzerine savrulmuşlardı. Kan toprağa karışmış, koyu ve ağır bir renge dönüşmüştü. Rüzgâr yaprakları hafifçe kıpırdatıyor, bazıları sessizce bedenlerin üzerine düşüyordu.

Cesetlerden birinin yüzü dikkatini çekti. Gözleri açıktı; donuk ve sabitti. Sanki hâlâ bir şeye bakıyordu.

İlyara istemeden o bakışa takıldı. İçinde bir şey aradı. En küçük bir iz, bir kırıntı… Ama hiçbir şey yoktu. İnsanlara baktığında çoğu zaman bir şeyler hissederdi; korku, öfke, pişmanlık… Gözlerinde mutlaka bir kalıntı kalırdı. Bu kez hiçbir şey hissetmedi.

O boşluk, göğsüne kadar yayılan soğuk bir hiçlik gibiydi. İçini bir anda buz kesti. Boğazı kurudu, dili damağına yapıştı. Bir adım geri çekildi, sonra bir adım daha. O gözlerden uzaklaşmak ister gibi başını çevirdi.

Bakışlarını kaldırdığında üniformalının uzaklaştığını gördü. Silueti ağaçların arasına karışıyordu; ağır ve kararlı adımlarla yürüyordu.

Peşinden gitmek delilikti. Bunu biliyordu. Az önce iki insanı öldüren birinin ardından yürümek mantıklı değildi. Ama burada kalmak… Bu cesetlerin yanında, az önce hissettiği o boşluğun içinde kalmak daha korkunç geliyordu.

Derin bir nefes aldı.

"Bunu görmemeliydim," diye mırıldandı.

Yavaşça yürümeye başladı. Birkaç adım sonra adımlarını hızlandırdı. Aradaki mesafeyi kaybetmemeye dikkat ederek onu takip etti.

Üniformalı arkasına dönmedi. Yine de İlyara, onun takip edildiğini bildiğini hissetti. Adam ne yavaşladı ne de hızlandı; sadece yürümeye devam etti.

Issız ormanda, aralarında sessiz bir mesafe bırakarak ilerlediler.

More Chapters