Üniformalı eğildi. Yol için birkaç küçük hazırlık yaptı. Kılıcını yerden alıp dikkatle inceledi, ardından kınına yerleştirdi. Metal yerine otururken çıkan kısa ses sabahın sessizliğinde gereğinden yüksek duyuldu.
Hareketleri sakindi. Ölçülü. Alışılmış.
Yüzünde geceye dair hiçbir iz yoktu.
İlyara ayağa kalktı. Üzerindeki kıyafetler tozlu ve buruşuktu. Kumaşına sinmiş duman kokusu hâlâ burnuna geliyordu. Kaza, orman, kan, ateş… Hepsi sanki tenine yapışmıştı; omuzlarına çöken görünmez bir yük gibi.
Zihnini tek bir düşünceye sabitlemeye çalıştı: çiftlik.
Sönmüş ateşe son bir kez baktı. Küllerin arasında hâlâ ince bir sıcaklık vardı ama artık bir sığınak hissi vermiyordu.
Üniformalı çoktan yürümeye başlamıştı. Arkasına bakmadı, seslenmedi; yalnızca ilerledi.
İlyara birkaç adım geriden onu takip etti.
Sabahın serinliği kemiklerine işliyordu. Geceki korku hâlâ bedeninde ince bir sızı gibi kalmıştı. Omzunda hissettiği o sert dokunuşu hatırladı. Sonra gözlerini.
Gerçekten… korkmuş muydu?
Yürürken düşüncelerle boğuşuyordu. Dün yaşadıklarını bir sıraya koymaya çalıştı ama parçalar birbirine oturmuyordu. Kan. O boşluk hissi. Kâbus. Üniformalının dizlerinin üzerine çökmüş hâli.
Ve gözleri.
Başını hafifçe salladı. Belki yorgunluktandı. Belki zihni gördüklerini olduğundan farklı hatırlıyordu.
Ama içindeki huzursuzluk susmuyordu.
Bir süre sonra ağaçların arasından su sesi duyuldu. İnce ama net bir akış. Üniformalı yönünü değiştirdi.
İlyara hiçbir şey sormadan peşinden gitti.
Irmak sabah ışığında solgun bir gümüş şerit gibi uzanıyordu. Suyun yüzeyi sakindi; hafif dalgalar kıyıya çarpıp dağılıyordu. Ağaçlar suya doğru eğilmiş, gölgelerini içine bırakmıştı.
Üniformalı diz çöktü. Matarayı doldurdu. Ardından kılıcını çıkarıp suya tuttu. Kanın son izleri akıntıya karışırken yüzey bir an için koyulaştı. Metal, suyun içinde soğuk bir parıltıyla titreşti.
Acele etmiyordu.
İlyara birkaç adım ötede durup onu izledi. Sonra suya yaklaştı ve çömeldi.
Ellerini suya daldırdı. Soğukluk tenini sızlattı ama hoşuna gitti. Yüzüne çarptı. Çamur ve ter akıp gitti. Derin bir nefes aldı.
Başını kaldırıp yansımasına baktı.
Yüzü tanıdıktı ama yorgundu. Solgun. Göz altları koyulaşmıştı. Saçları düzensizdi.
Başındaki yarayı görmek için hafifçe yana eğildi. Parmakları kabuk bağlamış yere değince dişlerini sıktı.
Tam o sırada bir şey fark etti.
Göz bebeğinin çevresinde ince bir halka vardı.
Kırmızı.
Sanki karanlığın içinde yanan bir kor gibi.
Su yüzeyinin altından gelen bir ışık çizgisi gibi kısa bir an parladı. Ardından akıntı hafifçe dalgalandı ve görüntü dağıldı.
İlyara dondu. Nefesi boğazında asılı kaldı.
Elini yeniden suya soktu, yüzünü biraz daha yaklaştırdı.
Ama gözleri her zamanki gibiydi. Koyu. Sakin.
Ne halka vardı ne de o parıltı.
Yutkundu.
Belki yorgunluktandı.
Bunu düşünmek daha kolaydı.
Ama içindeki huzursuzluk yerinden kıpırdamadı.
Ayağa kalktığında üniformalı matarayı kemerine asmış, kılıcını kurulamıştı.
Bakışları bir an için karşılaştı.
Adam gözlerini kaçırdı.
Üniformalının bakışını kaçırması, İlyara'nın zihninde yeni bir düğüm bıraktı.
Yeniden yürümeye başladılar.
Bu kez aralarındaki mesafe biraz daha kısaydı.
Ağaçlardan kopardıkları birkaç yabani meyveyi yürürken yediler. Güneş yükseldikçe orman canlandı; kuş sesleri arttı, yapraklar ışıkta parladı. Ama aralarındaki sessizlik ağır kaldı.
İlyara birkaç kez konuşmak için nefes aldı, vazgeçti. Sorular zihninde dönüp duruyordu. Dün gece… O an…
Onun gözleri.
Sonunda daha fazla susturamadı kendini.
"İyi misin?"
Sesi beklediğinden daha yumuşak çıktı.
Üniformalı adımlarını kesmedi. Sadece başını hafifçe yana çevirdi.
"İyiyim."
Tek kelime. Düz. Ölçülü.
İlyara dudaklarını birbirine bastırdı.
"Dün gece…" dedi. "Ne oldu?"
Adam birkaç adım daha attı. Omuzları hafifçe gerildi.
"Bir şey olmadı."
"Uyandığımda neden yanımdaydın?"
Adam bu kez durdu. Yavaşça yarım bir dönüş yaptı. Gözleri donuktu ama dikkatliydi.
"Bağırıyordun."
İlyara'nın içi sıkıştı.
"Ben mi?"
"Evet."
Adam tekrar dönüp yürümeye başladı.
İlyara geride kalmadı. Adımlarını hızlandırdı.
"Neyden korkmuştun?"
Üniformalı aniden durdu. Omuzları sertleşti. Başını kısa bir hareketle iki yana salladı; sanki zihninde beliren bir şeyi dağıtmaya çalışır gibiydi.
İlyara neredeyse ona çarpacaktı. Bu kadar yaklaştığını yeni fark etti.
"Korktuğun şey neydi?" dedi daha alçak bir sesle. "Gözlerinde gördüm."
Adam yavaşça arkasını döndü. Eli istemsizce kılıcının kabzasına gitti ama çekmedi. Parmakları yalnızca orada gerildi.
"Gerçekten bilmiyor musun?"
Sesi tehditkâr değildi.
Ama içinde sert bir uyarı vardı.
İlyara'nın kafası karıştı. Neyi bilecekti ki? Zihninde yalnızca siyah gözler, boşluk ve kendi çığlığı vardı. O rüyayı düşünmek bile istemiyordu.
"Neyden bahsettiğini bilmiyorum," dedi dürüstçe.
Adam birkaç saniye daha ona baktı. Sonra bakışını çekti.
"Beni daha ne kadar takip edeceksin?"
Sesindeki sertlik keskin değildi; daha çok yorgun bir sabırsızlık vardı.
İlyara bir an durdu.
"Seni takip etmiyorum. Yolu bilmiyorum."
Adam sustu.
"Buraya yakın bir at çiftliği arıyorum. Önceki akşam kaza yaptım. Telefonum da burada çekmiyor." Cebinden cihazı çıkarıp kısa bir an havada tuttu.
Üniformalı önce ona, sonra elindeki alete baktı. Yüzünde bir değişiklik olmadı.
"Öyle bir çiftlik bilmiyorum," dedi. "Ama bir kasabadan geçeceğim."
Arkasını dönüp yürümeye başladı.
İlyara birkaç saniye tereddüt etti.
Sonra adımlarını hızlandırdı. Bu kez bilinçli olarak daha yakın yürüdü.
Orman yeniden onları içine aldı.
Ve ikisi de aynı yöne yürümeye devam etti.
---
Sabahın ilk ışıkları ormanın üzerine ince bir sis gibi çökerken yola koyuldular. Gün doğarken yürümek, akşam karanlığı inerken kamp kurmak sessiz bir düzene dönüştü. Aynı ateş, aynı patika, aynı gökyüzü… Günler birbirinin içine karıştı.
İlyara artık üniformalının yanında ilk günlerdeki kadar gerilmiyordu. Onu izliyordu. Yürüyüşünü, omuzlarının her an tetikte oluşunu, rüzgârın yönünü ölçer gibi başını hafifçe çevirişini… Başlangıçta ürkütücü gelen o keskinlik, zamanla tanıdık bir ritme dönüştü.
Adam neredeyse hiç boş durmazdı. Ya iz sürer ya avlanır ya da çevreyi kolaçan ederdi. Elleri hep bir işle meşguldü. Bazen de ansızın durur, uzaklara bakarak dalardı. O anlarda yüzü daha da ifadesizleşir; sanki bu ormanda değil de çok daha uzak bir yerdeymiş gibi görünürdü.
Yol boyunca kelimeler azdı. İlyara konuşmayı dener, sorular sorar, sessizliği aralamaya çalışırdı. Cevaplar kısa olurdu. Ölçülü. Bazen de hiç gelmezdi. Üniformalı, konuşmaktansa yürümeyi seçiyordu.
İlyara'nın yaraları neredeyse iyileşmişti. Bedenindeki sızı azalmıştı ama içindeki belirsizlik yerli yerindeydi. Çiftliğe artık dönemeyeceğini kabullenmişti. Yönünü ne zaman kaybettiğini bilmiyordu. Sadece geri dönmediklerini biliyordu.
Günlerdir birlikte yürümelerine rağmen birbirlerinin isimlerini hâlâ sormamışlardı. İlyara birkaç kez soracak gibi olmuş, sonra vazgeçmişti.
Adını vermek, bir sınırı geçmek demekti.
Adama hâlâ bütünüyle güvenmiyordu.
Ama ona minnet duymadığını da söyleyemezdi.
Bu ormanda tek başına bu kadar süre dayanamazdı. Suyu o bulmuştu. Avı o yakalamıştı. Yönü o tayin etmişti. Bunları kendi hayatta kalışı için yapıyordu belki, ama İlyara'yı geride bırakmamıştı. Ne sert bir söz söylemişti ne de sınırı aşan bir davranışta bulunmuştu.
Mesafesi keskin, ama adildi.
İlyara bunu fark etmişti.
Artık adını söyleyebileceğini düşündü. Onunkini de bilmek istiyordu.
Tam bu düşünceler zihninde dolanırken üniformalının aniden durduğunu fark edemedi ve sırtına çarptı.
"Ah… özür dilerim."
Nasıl hitap edeceğini bilemedi.
Adam hiç aldırmadan diz çöktü. Toprağa gömülmüş taze bir ayak izini inceliyordu. Parmakları izlerin kenarlarını yokladı, toprağın nemini tarttı.
İlyara derin bir nefes aldı.
"Adın… ne?"
Sesi rüzgârın arasına karışacak kadar kısıktı.
Adam bir an duraksadı.
Sonra hiçbir şey söylemeden ayak izini takip ederek ilerledi.
İlyara adımlarını hızlandırıp yanına yetişti.
"Önce ben söylemeliyim," dedi aceleyle. "Adım İlyara. Seninki nedir?"
Adamın dikkati hâlâ önündeki izdeydi.
Tam o sırada çalıların arasından bir yaban tavşanı sıyrıldı. Üniformalı diz çökmedi; bıçağını yavaşça çıkardı. Bileğini hafifçe ayarlayarak hedef aldı.
İlyara ise bambaşka bir yerdeydi.
Zihninde bir isim dönüp duruyordu.
Bir an durdu. Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Madem söylemeyeceksin…" dedi yumuşak bir sesle, "sana Arın diyeceğim."
Bir anlık bir sessizlik oldu.
"Arın."
Kelime havada asılı kaldı.
Bıçağın metal sesi o anda değişti. Hedef aldığı çizgi bir anlığına şaştı.
Bıçak ağacın gövdesine saplandı.
Kabuk çatladı. Metal titreşerek durdu.
Tavşan bir sıçrayışla kaçtı, çalılıkların arasına karıştı.
İlyara'nın yüzündeki gülümseme silindi.
"Özür dilerim," dedi. "Yemeğimizi kaçırdım."
Adam hâlâ olduğu yerdeydi. Eli havada kalmıştı. Parmaklarında neredeyse fark edilmeyecek bir titreme vardı.
Yavaşça döndü.
Gözleri İlyara'nınkileri buldu.
O soluk bakışta alışık olmadığı bir şey kıpırdadı. Çok küçük. Çok kısa. Ama saklanmamıştı.
İlyara boğazını temizledi. Gözlerini kaçırdı.
"Dikkatini dağıttım."
Adam hiçbir şey söylemedi. Bıçağı ağaçtan çekti. Metal, kabuktan ayrılırken kuru bir ses çıkardı.
Arkasını dönüp yürümeye başladı.
İlyara bir an tereddüt etti.
Sonra adımlarını hızlandırdı.
Yanına geldi.
Adam bir an için yavaşladı.
Çok kısa.
Sanki adımlarının ritmi değişmişti.
Sonra yeniden düzeldi.
Ama o küçük aksama, ormanın sessizliğinden daha belirgindi.
