WebNovels

Chapter 189 - SAVAŞ SONRASI SESSİZLİK VE İÇERİDEKİ LEKE

Garnizonun taş avlusuna çöken şafak, bir zaferin aydınlığı değil, üzerine kül serpilmiş gri bir kefen gibiydi. Rüzgar, kuzeyin o hiç bitmeyen ıslığını çalmaya devam ediyordu ama bu sefer rüzgarın taşıdığı koku sadece kar ve ozon değildi; yanık et, soğuyan cüruf ve ağır bir metal kokusu hakimdi.

Kael Vael'thra, elindeki Siyah Diş'in kabzasını sıkarken, parmak uçlarında tanıdık ama bir o kadar da ürkütücü bir titreşim hissetti. Aylardır elinde tuttuğu paslı demir çubukların, eğilen manivelaların "ölü" ağırlığından sonra, bu silah... bu silah canlıydı.

Kara Cevher (Nyx-Iron), Kael'in avcundaki Kudret (Aura) akışını bir sünger gibi emiyor, karşılığında ona hastalıklı bir güven duygusu veriyordu. Kılıç, sahibini tanımıştı. Kael'in kolundaki yorgunluk, kılıcın yaydığı o soğuk enerjiyle dengeleniyor, damarlarındaki sızıyı uyuşturuyordu.

"Hafif," diye fısıldadı Malik, hemen yanında.

Devasa çocuk, Yerkıran'ı (Earthbreaker) tek eliyle omzuna yaslamıştı. Balyozun meteorit demirinden başlığı, sabahın loş ışığında mat bir şekilde parlıyordu. Malik'in yüzünde, aylardır taşıdığı o "Eksiklik" ifadesi silinmişti. O artık sadece güçlü bir amele değil, bir yıkım makinesiydi.

"Hafif değil," dedi Kael, gözlerini kılıcın siyah namlusundan ayırmadan. "Sadece... bizim parçamız. Ağırlığı taşıyan kaslarımız değil, varlığımız."

Ancak bu kavuşma anının tadını çıkarmalarına izin verilmedi. Avlunun ortasında, askerler hummalı bir çalışma içindeydi. Sadece Alfa Kimera'nın devasa leşini parçalamakla uğraşmıyorlardı; aynı zamanda kendi ölülerini topluyorlardı.

"Leş Bölüğü"nden on iki kayıp. Surlardaki nöbetçilerden yirmi kayıp.

Kael, silahını belindeki kınına –o da depodan çıkmıştı– yerleştirdi. KLİK. Tok ve kesin bir ses.

"Yürü," dedi Kael. "Kutlama yok. Yas var."

Avlunun doğu kanadında, rüzgarın en az vurduğu kuytu bir köşede, odun yığınları hazırlanmıştı. Kuzeyin donmuş toprağı kazılamazdı; ölüler toprağa değil, ateşe verilirdi. Bu, Fırtına Tepesi'nin değişmez kanunuydu.

Torben oradaydı. Yaşlı adam, tek koluyla bir odun parçasını yığına atarken sendeliyordu. Yüzünün yarısı sargılıydı, dünkü savaşta bir şarapnel parçası yanağını boydan boya yarıp geçmişti. Ama ayaktaydı.

Kael ve Malik yaklaştığında, Torben durdu. Sağlam gözüyle önce Malik'in sırtındaki devasa balyoza, sonra Kael'in belindeki siyah kılıçlara baktı.

"Güzel oyuncaklar," dedi Torben, sesi hırıltılıydı. "Demek sakladığınız şeyler bunlardı."

"Bunlar oyuncak değil Torben," dedi Malik, saygıyla. Bir odun parçasını tek eliyle kaldırıp yığının tepesine koydu. "Bunlar emanet."

"Her neyse," diye homurdandı yaşlı adam. "Dün gece elinizde bunlar olsaydı, belki Jenson ve diğerleri hala yaşıyor olurdu. Ya da... belki de siz o canavarın dikkatini daha erken çekerdiniz ve hepiniz ölürdünüz. Kaderin matematiğiyle tartışılmaz."

Kael, odun yığınının üzerine yatırılmış, üzeri gri pelerinlerle örtülü cesetlere baktı. Mührü sızlamıyordu ama midesinde soğuk bir yumru vardı. Bu adamlar, Kael'in "oyalama" taktiği işe yaramadan önceki o kaotik dakikalarda ölmüşlerdi.

"Onları biz öldürmedik," dedi Kael, sesi buz gibiydi. "Onları içeri alan şey öldürdü."

Torben, Kael'e tuhaf bir bakış attı. "Kapılar kapalıydı evlat. Surları aştılar."

"Hayır," dedi Kael. Gözleri (biri mavi, diğeri dikey yarıklı altın) kısıldı. "Surları aşmadılar. İçeriye döküldüler."

Kael, Torben'i ve Malik'i orada bırakıp, Alfa Kimera'nın ilk ortaya çıktığı yere, atölyenin yıkıntılarının olduğu bölgeye doğru yürüdü.

Zihni, Alfa'nın boynunda gördüğü o sönük Transfer Rününe takılıp kalmıştı. Bir transfer rünü, tek başına çalışmazdı. Bir çıkış noktası varsa, mutlaka bir varış noktası, bir "Çapa" (Anchor) olması gerekirdi. O devasa kütlenin uzay-zamanı bükerek buraya düşmesi için, bu avlunun içinde ona yol gösteren bir sinyal verici olmalıydı.

Enkazın arasına daldı.

Yıkılan atölyenin taşlarını, yanmış kirişleri elleriyle kenara itti. Malik, ne yaptığını sormadan yanına geldi ve devasa balyozuyla büyük blokları kaldırmaya başladı.

"Ne arıyoruz Kaptan?"

"Bir iz," dedi Kael. "Bir leke. O yaratık buraya düştü. Tam buraya."

Kael, Analiz Refleksini ve Mührünün "Yabancı Tını"ya olan hassasiyetini sonuna kadar açtı. Havadaki yoğun sülfür ve kan kokusunu eledi. Geriye, çok daha ince, çok daha mide bulandırıcı bir koku kaldı: Ozon ve Çürük Limon.

Bu, Bozulmuş Uzay (Corrupted Space) kokusuydu.

"Şurada," dedi Kael, atölyenin temeline, örsün eskiden durduğu yerin altına işaret ederek.

Malik, Yerkıran'ın sapıyla zemindeki molozları süpürdü.

Orada, taş döşemenin altına gizlenmiş, ancak atölye yıkılınca açığa çıkmış küçük, metalik bir nesne vardı.

Bu, avuç içi büyüklüğünde, siyah metalden yapılmış, üzeri sarmal yılan motifleriyle ve parlayan mor bir kristalle işlenmiş bir Sinyal Kazığıydı. Kazık, yere çakılmamış, taşın içine eritilerek yerleştirilmişti.

Malik, nesneye uzanmak istedi.

"Dokunma!" diye bağırdı Kael.

Malik elini çekti.

Nesne, hala aktif bir şekilde titreşiyor, etrafına zayıf ama istikrarlı bir sinyal yayıyordu.

"Bu..." Malik yutkundu. "Bu bir işaret fişeği mi?"

"Daha kötüsü," dedi Kael, yüzü kireç gibi olurken. "Bu bir Kapı Anahtarı. Kozmik Bariyer'i delmiyor Malik; Bariyer'i kandırıyor. Bu cihaz, dışarıdaki yaratıklara 'Burası güvenli, burası evin içi' sinyali gönderiyor."

Kael ayağa kalktı ve etrafına, garnizonun yüksek duvarlarına, kulelerine ve orada nöbet tutan askerlere baktı.

"Bu kazığı buraya bir yaratık koyamaz," dedi Kael. "Bunu buraya koymak için, atölyeye girmek, zemini kazmak ve taşı eritmek gerekir. Bunu yapan..."

"...içimizden biri," diye tamamladı Malik. Sesi, elindeki balyoz kadar ağırdı.

Garnizon artık güvenli bir kale değildi. Bir tuzaktı.

Arkasından gelen bot sesleriyle döndü. Komutan Arin ve yanında Lojistik Zabiti Kormac duruyordu. Arin'in mekanik gözü, yerdeki sinyal kazığına kilitlenmişti. Mercekler hızla dönüyor, vızıldayarak veriyi işliyordu.

Kormac'ın yüzü bembeyazdı. "Bu... bu imkansız. Envanterde böyle bir şey yok. Ben... ben kontrol ettim!"

Arin, elini kaldırarak Kormac'ı susturdu. Yerdeki cihaza yaklaştı. Eğilmedi. Sadece baktı.

"Ne kadar zamandır?" diye sordu Arin. Soruyu kime sorduğu belli değildi ama Kael cevap verdi.

"Eski değil. Metaldeki oksidasyon düşük. En fazla iki gün önce yerleştirilmiş. Tam fırtınanın başladığı gece."

Arin, mekanik gözünü Kael'e çevirdi. O tek gözde, ilk kez bir duygu kırıntısı belirdi: Yorgunluk.

"İçerideyiz," dedi Arin. "Surlar bizi dışarıdan koruyor ama içeriden çürüyoruz."

Komutan, eldivenli elini kazığa uzattı ve rünlü bir eldivenle onu söküp aldı. Cihaz, Arin'in elinde cızırdayarak söndü.

"Bunu kimse bilmeyecek," dedi Arin sertçe. "Askerlerin morali zaten pamuk ipliğine bağlı. Eğer kapıları açan bir hain olduğunu bilirlerse, birbirlerini boğazlarlar."

"Ya hain hala buradaysa?" diye sordu Kael. Elini Siyah Diş'in kabzasına götürdü.

"Onu bulacağım," dedi Arin. Sesi, kuzey rüzgarından daha soğuktu. "Ama şimdi değil. Şimdi yas tutacağız. Ve siz..." Arin, Kael ve Malik'e baktı. "Siz hazırlanın. Burası artık sizin için bir eğitim sahası değil. Burası bir mezbaha."

Arin, kazığı pelerininin altına saklayıp uzaklaştı. Kormac, titreyerek onu takip etti.

Kael ve Malik, enkazın ortasında yalnız kaldılar.

"Gidelim mi?" diye sordu Malik. "Buradan kaçalım mı Kaptan?"

Kael, elini sırtındaki Mühre götürdü. İçindeki okyanus, bu "ihanet" kokusuna karşı kabarıyordu.

"Kaçmak yok," dedi Kael. "Kaçarsak, sırtımızdan vuruluruz. Ama burada da kalamayız. Arin haklı. Burası artık bir mezbaha."

Gökyüzüne baktı. Kuzey Gözetleme Kulesi'nin tepesinde, Subutay Khan hala oradaydı. Oraya, o kuleye hiç inmeden, bir heykel gibi duruyordu. Oku yayına takılı değildi ama gözleri... Kael, o mesafeden bile o gözlerin üzerlerinde olduğunu hissedebiliyordu.

Demir kırılır, rüzgar kırılmaz.

"Gideceğiz Malik," dedi Kael. "Ama kaçarak değil. Bu kapıdan, elimizde bu silahlarla, başımız dik çıkacağız. Bir sonraki görevimiz hayatta kalmak değil. Avlamak olacak."

Garnizonun çanları çalmaya başladı. Cenaze ateşi yakılıyordu. Dumanlar gökyüzüne yükselirken, Kael içindeki o son çocuksu umudun da o dumanla birlikte savrulup gittiğini hissetti.

Artık oyun yoktu. Sadece kan, ihanet ve çelik vardı.

Ve Kael Vael'thra, bu yeni dünyanın kurallarını çok iyi öğrenmişti.

More Chapters