WebNovels

Chapter 173 - YARANIN SOĞUĞU VE GÖLGENİN ARTIĞI

Siyah Sis'in (The Black Mist) içinden çıkan grup, Garnizonun obsidyen kapılarına doğru yürürken, arkalarında bıraktıkları tek ses, asidin erittiği toprağın çıkardığı o hafif, mide bulandırıcı tıslamaydı.

Kael Vael'thra, yürümüyordu; yerçekimiyle inatlaşıyordu.

Yüzünün sol tarafını kaplayan o yanık, serin hava temas ettikçe zonkluyor, sinir uçlarına (Ruh Kanallarına değil, biyolojik sinirlerine) keskin elektrik sinyalleri gönderiyordu. Kudret (Aura) kalkanı, asit dalgasının büyük kısmını emmişti ama tamamen durduramamıştı. Derisi kızarmış, yer yer su toplamıştı. Ancak asıl sorun yüzü değildi.

Asıl sorun, midesindeki o vahşi, kazınan boşluktu.

O son hamle... O "Hava Burgusu" (Air Drill) manevrası... Kael, kendini fırlatmak ve havadaki sürtünmeyi delmek için vücudundaki glikojen depolarının tamamını, kanındaki şekerin son zerresini yakmıştı. Biyolojik yakıtı bitmişti. Elleri titriyordu. Bu korkudan değil, bedenin "Yakıt bitti, motoru kapat" uyarısındandı.

Yanında yürüyen Malik, devasa kalkanı **"Duvar"**ı (Kazan Kapağı) omzuna asmıştı. Kalkanın yüzeyi, yeşil asit lekeleriyle çürümüş, dökme demir yer yer incelmişti. Ama delinmemişti. Malik, Kael'in sendelediğini fark ettiğinde, o devasa elini hafifçe Kael'in sağlam omzuna koydu. Destek vermiyordu; sadece "Buradayım, düşersen tutarım" diyordu.

Komutan Arin ve "Gece Nöbetçileri" (Nightwatch) ekibi, birkaç adım önde yürüyordu. Operasyon öncesindeki o küçümseyici bakışlar, o "ayak bağı olacaklar" tavrı tamamen silinmişti. Arin, bir kez bile arkasına dönüp "İyi misiniz?" diye sormadı. Buna gerek yoktu. Savaş alanında, eğer yürüyebiliyorsan iyisindir. Eğer yürüyemiyorsan, taşınırsın. Kael yürüyordu. Bu, Arin için yeterli bir cevaptı.

Garnizon Avlusu: Sessiz Karşılama

Obsidyen kapılar gıcırdayarak açıldığında, avluda bekleyen askerlerin uğultusu bıçak gibi kesildi. "Leş Bölüğü"nün geri kalanı, surların dibine yığılmış, korku ve merakla bekliyordu.

Sisin içinden çıkanlar, birer kahraman gibi değil, cehennemin dibinden dönmüş madenciler gibi görünüyordu.

Kael'in yüzü yarı yarıya yanık içindeydi. Zırhının omuzlukları erimişti. Elindeki o ağır, burgulu mil, "Sessiz", yeşil canavar kanı ve siyah kurumla kaplıydı.

Torben, kalabalığın önündeydi. Tek koluyla duvara yaslanmış, piposunu çiğniyordu. Kael'in yüzündeki yanığı, Malik'in kalkanındaki hasarı ve en önemlisi, Arin'in onlarla birlikte, aynı hizada yürüyüşünü gördü.

Yaşlı adamın gözleri kısıldı. Hafifçe, sadece Kael'in görebileceği kadar küçük bir hareketle başını salladı. Sağ çıktın.

Lojistik Zabiti Kormac, elinde listesiyle koşuşturdu. "Rapor! Durum ne? Teçhizat kaybı var mı?"

Arin, Kormac'ın yüzüne bakmadan yanından geçti. Elindeki Çağırıcı'nın kesik başını (hala yeşil dumanlar tüten o iğrenç trofeyi) Kormac'ın kayıt masasının üzerine fırlattı.

KÜT.

Masa sarsıldı. Kormac geri sıçradı.

"Tehdit nötralize edildi," dedi Arin. Sesi metalik ve duygusuzdu. "Kayıp yok. Hasar raporunu sonra alırsın. Şimdi... bu adamlara yemek ver. İki pay. Ve sıcak su."

Arin, Kael ve Malik'i işaret etmişti.

Avludaki herkes dondu. Komutan Arin, "Leş Bölüğü"nden iki çaylağa, elit muamele emri vermişti.

"Ama Komutanım..." diye kekeledi Kormac. "Tayın listesi..."

Arin durdu. Mekanik gözü vızıldayarak Kormac'a odaklandı.

"O çocuklar, senin o listeni korumak için asit banyosu yaptı Kormac. Eğer yemek vermezsen, seni o kazanın içine atarım."

Yemekhane: Yakıt İkmali

Yemekhane sessizdi. Kael ve Malik, en köşedeki masaya çökmüşlerdi. Önlerinde, normalde midelerini bulandıracak o gri bulamaçtan (yüksek kalorili lapa) tepeleme dolu ikişer kase ve büyük parça kurutulmuş et vardı.

Kael, çatal bıçak kullanmıyordu. Kaşığı, bir kürek gibi kullanıyor, lapayı çiğnemeden yutuyordu. Zerafet yoktu. Tad alma yoktu. Sadece hayatta kalma içgüdüsü vardı. Vücudu, yanan Hayati Zerrelerini onarmak için delicesine protein ve karbonhidrat talep ediyordu.

Malik de aynı durumdaydı. Kalkanı masanın yanına dayamıştı.

"Tadı..." dedi Malik, ağzı doluyken. "Tadı kül gibi."

"Tadına bakma," dedi Kael, hırıltılı bir sesle. Yüzündeki yanık, çenesini her oynattığında sızlıyordu. "Sadece yut. O bir yemek değil Malik. O bir kömür. Ve biz de ocağız."

Torben, tepsisiyle yanlarına geldi ve oturdu.

"Yüzün kötü görünüyor evlat," dedi Torben, Kael'in yanığına bakarak. "İzi kalacak."

"Kalsın," dedi Kael. Elindeki kaşığı bıraktı. İlk kase bitmişti. "Hatırlatır."

"Neyi hatırlatır?"

"Ateşe çıplak elle dokunulmayacağını," dedi Kael. Elini, masanın altına, **"Sessiz"**in soğuk metaline götürdü.

Torben, Kael'in bu cevabından hoşnut kalmış gibi sırıttı. Sonra ciddileşti.

"Dışarıda ne gördünüz?" diye sordu fısıltıyla. "O sisin içinde... askerler 'Yürüyen Kabuslar'dan bahsediyor."

Kael, Malik'e baktı. Sonra Torben'e döndü.

"Kabus değil," dedi Kael. "Makine. Yaşayan makineler."

Kael, cebinden, Çağırıcı'nın (The Summoner) cesedinden kopardığı küçük bir parçayı çıkardı ve masaya koydu.

Bu, bir dişli çarktı. Ama metalden değil, sertleştirilmiş kemikten oyulmuştu. Ve üzerinde, mikroskobik boyutlarda, yanıp sönen mor rünler vardı.

Torben parçaya baktı. Yüzü soldu.

"Bu rünler..." dedi yaşlı adam. "Bunlar Kuzeyin eski kabile büyüleri değil. Bu... bu 'Simya'. Bu, İmparatorluk teknolojisinin yasaklanmış, piç edilmiş bir hali."

"Engerek," dedi Kael. İsim ağzından bir zehir gibi döküldü. "Sadece hayvanları değil, büyüyü ve mekaniği de birleştiriyor. Bu bir istila değil Torben. Bu bir saha testi. Silahlarını deniyor."

Malik, kemik dişliye tiksintiyle baktı. "Yani geri gelecekler mi?"

"Evet," dedi Kael. Kasesindeki son lokmayı sıyırdı. Enerji, damarlarında dolaşmaya başlamış, titremesi azalmıştı. "Gelecekler. Ve bir dahaki sefere test için gelmeyecekler. Hasat için gelecekler."

Koğuş: Sessizliğin Ağırlığı

Gece çöktüğünde, koğuş her zamankinden daha sessizdi. Diğer askerler, Kael ve Malik'e yaklaşmaya çekiniyordu. Onlar artık sadece "Saraylı Sürgünler" değildi; onlar "Sisin İçinden Dönenler"di. Bu, onlara görünmez bir saygı ve korku duvarı örmüştü.

Kael, ranzasında uzanmış, sağ elini yüzünün yanındaki soğuk duvara dayamıştı.

Sırtındaki Mühür, garip bir şekilde sakindi. O savaşın ortasında, o asit yağmurunun altında bile bir kez olsun "taşmaya" çalışmamış, aksine Kael'in fiziksel sınırlarını zorlamasına izin vermişti. Kael, Mührün sadece bir kilit olmadığını, aynı zamanda "uyum sağlayan" bir organizma olduğunu hissediyordu. Mühür, Kael'in bedeni güçlendikçe (Aura kapasitesi arttıkça), ona daha fazla hareket alanı tanıyordu.

"Kaptan," dedi Malik, alt ranzadan.

"Uyu Malik. Yarın iş var."

"Kaptan... O 'Çağırıcı'yı öldürdüğünde..." Malik duraksadı. "Gözlerin... Bir an için gözlerin tamamen karardı sandım. İnsan gibi bakmıyordun."

Kael, karanlıkta elini havaya kaldırdı. Parmak uçlarındaki nasırlara, o siyah burgu milini tutmaktan sertleşmiş deriye baktı.

"O an insan değildim Malik," dedi dürüstçe. "O an sadece bir 'Sonuç'tum. O yaratık bir problemdi ve ben de çözümdüm. Duygu yoktu. Korku yoktu. Sadece... fizik."

"Bu iyi bir şey mi?"

"Bilmiyorum," dedi Kael. Gözleri kapanıyordu. "Ama bizi hayatta tuttu. Şimdilik bu yeter."

Dışarıda rüzgar ulumaya devam ediyordu. Ama Kael artık o sesten korkmuyordu. Rüzgar, sadece havanın hareketiydi. Asit, sadece kimyasal bir reaksiyondu. Canavarlar, sadece et ve kemikten makinelerdi.

Her şeyin bir zayıf noktası, bir kırılma açısı, bir denge merkezi vardı.

Kael Vael'thra, uykusuna dalarken, rüyasında ne Sera'yı ne de Solgard'ı gördü.

Rüyasında, devasa, karmaşık bir saatin dişlilerini görüyor ve o dişlilerin arasına elindeki paslı demir çubuğu, **"Sessiz"**i sokarak o kusursuz, o ölümcül mekanizmayı durduruyordu.

Savaş bitmemişti. Sadece ilk perde kapanmıştı.

More Chapters