WebNovels

Chapter 152 - GRİ KORİDORLAR VE MİMARIN CEPHANELİĞİ

İmparatorluk Sarayı'nın "Altın Kabuk" denilen üst katmanları geride kalmıştı. Kraliyet Muhafızları'nın nezaretinde, Kael Vael'thra ve Malik Kessir, mermer merdivenlerden aşağıya, sarayın o ihtişamlı maskesinin ardındaki gri, taş ve demir kokan iskeletine doğru indiriliyordu.

Her basamakta hava biraz daha soğuyor, duvarlardaki işçilik biraz daha kabalaşıyordu. Yukarıda, Sera'nın çığlıkları ve Valdrin'in o ezici Taç İradesi yankılanırken; burada sadece muhafızların zırh şakırtıları ve meşalelerin cızırtısı vardı. Kael, sağ elini gayriihtiyari göğsüne götürdü. İmparator'un parmağıyla vurduğu yer, fiziksel bir darbe almamış olsa da, ruhsal bir morluk gibi sızlıyordu. *"Sera'ya hayır diyemeyen bir muhafız, onu koruyamaz."*Bu cümle, zihninde dönen bir bıçak gibiydi. Kael, limandaki o anı düşündü. Sera'nın gözlerindeki o ateşi, o maceracı inadı gördüğünde onu durdurabilirdi. Onu bayıltıp Mereyn'e teslim edebilirdi. Ama yapmamıştı. Çünkü Sera'nın yanında olmak, onun kararlarına uymak, Kael için bir varoluş biçimiydi. Kendi iradesi yoktu; o sadece bir gölgeydi. Ve gölgeler, ışığın gittiği yere giderdi.

"Kaptan..." diye fısıldadı Malik. Sesi, taş koridorda boğuk bir yankı yaptı. "Bizi zindana mı atacaklar? Yoksa... idam mı?" Kael başını iki yana salladı. Gözleri, önlerinde yürüyen muhafızın sırtındaki Solgard armasına kilitlenmişti. "İdam değil Malik," dedi. Sesi, kendi kulağına bile yabancı, metalik ve soğuk geldi. "Bu bir 'Yeniden Döküm' süreci. Valdrin bizi cezalandırmıyor. Bizi... bizi saflaştırıyor. Cüruflarımızdan arınmamız için ateşe atıyor." Malik anlamamış gibi baktı. "Yani eve gidemeyecek miyiz? Babam... Babam merak eder." "Haber verilecektir," dedi Kael. "Ama hayır Malik. Ev yok. Artık ev, gittiğimiz yer."

Koridorun sonunda, üzerinde "Kraliyet Lojistik Birimi" yazan, rünlerle güçlendirilmiş ağır bir demir kapı duruyordu. Muhafızlar kapıyı açtı ve kenara çekildi. "İçeri," dedi muhafızların başı. Sesi duygusuzdu. Kael ve Malik içeri girdi.

Burası bir zindan değildi. Burası, sarayın savaşa hazırlık odasıydı. Duvarlarda sıra sıra dizilmiş standart imparatorluk silahları, soğuk iklim zırhları ve haritalar vardı. Odanın ortasındaki geniş masanın başında ise tanıdık bir siluet duruyordu. Ağlamayan, sızlamayan, omuzları çökmemiş bir siluet. **Elyra Vael'thra.**Kael'in annesi. Elyra, masanın üzerine birtakım eşyaları dizmekle meşguldü. Kael'in ayak seslerini duyunca başını kaldırdı. Gözlerinde, bir annenin şefkatinden çok, bir Rün Mimarı'nın o hesapçı, analiz eden bakışı vardı.

"Anne?" dedi Kael. Sesi hafifçe titredi. Bir anlığına, o eski "korunmaya muhtaç çocuk" rolüne döneceğini sandı. Ama Elyra buna izin vermedi. "Dik dur," dedi Elyra sertçe. Masanın etrafından dolaşıp Kael'in önüne geldi. Ona sarılmadı. Elini uzatıp Kael'in çenesini tuttu ve başını sağa sola çevirerek göz bebeklerini, nabzını kontrol etti. "Mühür stabil," dedi kendi kendine mırıldanarak. Sonra elini Kael'in göğsüne, kalbinin üzerine koydu. "Ama ritmin bozuk. Korkuyorsun." "Korkmuyorum," dedi Kael, annesinin elini nazikçe iterek. "Sadece... anlıyorum."

Elyra'nın yüzü bir milim yumuşadı ama sesindeki o çelik ton değişmedi. "İmparator'un kararını sorgulama Kael. O, duygularla değil, yüzyılların stratejisiyle düşünür. Seni Sera'dan ayırması, yapabileceği en merhametli hareketti. Eğer o limanda ölseydiniz... ya da daha kötüsü, Sera senin yüzünden zarar görseydi, Valdrin seni sürgüne göndermezdi. Seni bizzat yok ederdi." Elyra masayı işaret etti. "Bunlar sizin," dedi.

Masanın üzerinde, Solgard'ın o şık, ipek ve kadife kıyafetlerine hiç benzemeyen eşyalar vardı. Kalın, işlenmiş deri ve kürkten yapılmış kuzey tipi paltolar. İç astarlarına ısı yalıtımı sağlayan basit Isı Rünleri işlenmişti. Ağır, altı çivili, buzda yürümek için tasarlanmış botlar. Ve üzerinde Vael'thra arması olmayan, sade, gri yolculuk çantaları. "Hiçlik Kapısı Garnizonu," dedi Elyra, Kael'e kalın bir pelerini uzatırken. "Oranın soğuğu, senin bildiğin kışlara benzemez Kael. Orada Tını (Mana) akışı donuktur. Atmosferik basınç o kadar yüksektir ki, büyüyü havadan çekemezsin. Mührün... Mührün orada daha sessiz olacak. Ama aynı zamanda, onu beslemen de zorlaşacak."

Malik, kendisine verilen devasa kürk mantoyu eline aldı. Kumaşın ağırlığı bile onu şaşırtmıştı. "Bayan Elyra," dedi Malik, çekingen bir tavırla. "Babam... ona söyleyebilir misiniz? Yani... kaçmadığımı bilsin." Elyra, Malik'e döndü. Bakışlarında, bu devasa çocuğa karşı gizli bir takdir vardı. "Kessir Usta biliyor Malik," dedi. "Ona bizzat ben haber verdim. Ve bana ne dedi biliyor musun?" Malik başını iki yana salladı. "'O çekiç kafalı oğlum, Kael'in yanındaysa, cehenneme bile gitse sağ çıkar. Çünkü o demirdir, eğilmez.' Baban seninle gurur duyuyor Malik. Onu utandırma." Malik'in gözleri doldu ama başını dikleştirdi. Omuzlarına çöken suçluluk hissi, yerini ağır bir sorumluluk duygusuna bıraktı.

Elyra, Kael'e döndü. Elini cebine attı ve küçük, siyah, obsidyenden yapılmış bir kutu çıkardı. "Bunu al," dedi. Kael kutuyu açtı. İçinde, yoğun, keskin kokulu, yeşilimsi bir merhem vardı. "Soğuk yanığı merhemi," dedi Elyra. "Sera'nın ışığı orada olmayacak. Eğer donmaya başlarsan, eğer Kudretin (Auran) tükenirse ve etin kararmaya başlarsa bunu sür. Sadece en kötü anlar için. Bu bir şifa değil, bir yamadır." Kael kutuyu cebine koydu. "Teşekkürler anne."

Kapıdaki muhafızlar huzursuzca kıpırdandı. Zaman doluyordu. Elyra, son kez oğluna baktı. Gözlerinde bir anlığına, o maskenin arkasındaki "Anne" belirdi. Eli havada asılı kaldı, sanki Kael'in saçını okşamak istiyormuş gibi. Ama sonra elini yumruk yapıp indirdi. "Baban..." dedi Elyra, sesi fısıltıya düşerek. Kael irkildi. Valdrin'den bahsetmediğini biliyordu. Biyolojik babasından, o meçhul "Engerek"ten bahsediyordu. "...o da inatçıydı. Kendi yolunu çizmek için dünyayı yakmayı göze alırdı. Ama sen yakma Kael. Sen... sen sadece dayan. O kapıdan, o buz cehenneminden sağ çık. Ve döndüğünde, kimsenin gölgesi olma."

Kael başını salladı. "Söz veriyorum," dedi. Elyra arkasını döndü. Onların gidişini izlemek istemiyordu. "Götürün," dedi muhafızlara.

Muhafızlar, Kael ve Malik'i odadan çıkardı. Koridorun sonunda, dışarı açılan bir başka kapı vardı. Ve o kapının ardında, onları bekleyen araç duruyordu. Bu, soyluların bindiği o süslü at arabalarından değildi. Pencereleri kalın demir parmaklıklarla örtülü, gövdesi ağır çelik levhalarla zırhlandırılmış, tekerlekleri insan boyunda olan, siyah bir "İmparatorluk Nakliye Aracı"ydı. Demir Kafes.

Aracın kapısı, bir canavarın ağzı gibi açılmıştı. İçerisi karanlıktı. Dışarıdaki hava, gece ayazıyla birlikte keskinleşmişti. Solgard'ın o tanıdık, baharat ve deniz kokan havası burada yoktu. Burası yağ, metal ve egzoz dumanı (büyülü motor atığı) kokuyordu. "Bin," dedi muhafız. Kael, araca binmeden önce son kez arkasına baktı. Sarayın kuleleri, gece gökyüzüne saplanmış mızraklar gibi yükseliyordu. En tepedeki kulede, Sera'nın odasında, hala soluk bir ışık yanıyordu. Kael, o ışığa bakarken içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. O çocuksu bağ, o masumiyet, o "birlikte dünyayı kurtaracağız" hayalleri... hepsi o ışıkla birlikte geride kalıyordu.

"Kaptan?" dedi Malik, aracın içinden. "Geliyor musun?" Kael, gözlerini kuleden ayırdı. "Geliyorum," dedi. Ve karanlığın içine, demir kafesin karnına adımını attı. Kapı, arkalarından ağır bir GÜM sesiyle kapandı. Kilitler döndü. Motor, derin, sarsıcı bir hırıltıyla çalıştı. Araç hareket etmeye başladığında, Kael Vael'thra artık bir soylu, bir öğrenci ya da bir "Anomali" değildi. O, Hiçlik Kapısı'na giden bir sürgündü. Ve yolculuk, sessizlik içinde başladı.

More Chapters