Boğazımdaki keskin bir ağrıyla uyandım. Elimi boynuma götürdüğümde derimin morarmış olduğunu fark ettim. Korku bir dalga gibi üzerime çökerken, aklımı kaçırmak üzereymişim gibi hissettim. Ne zamandan beri baygındım? Hemen telefonumu aradım ama çantam, hatta cebimdeki şekerlemeye kadar her şeyim gitmişti.
Nerede olduğumu anlamak için etrafıma göz gezdirdim. Geniş bir odadaydım. Ayağa kalkmaya çalıştığımda yumuşak bir yüzeye çarptım; ancak o an fark edebildim: Bir yatağın üzerindeydim ve ayağımdan zincirlenmiştim. Oda o kadar karanlıktı ki eşyalar seçilmiyordu.
Şimdi ne olacaktı? Yalnız yaşadığı için onu arayacak kimsesi yoktu; iş yerindekilerle ise iş dışında tek kelime etmemişti. "Deli bir adam tarafından kaçırıldım," diye düşündü; içinden birinin onu fark etmesi için yalvarıyordu. Eğer onu arayan biri çıkmazsa burada mı ölecekti?
Hayır, pes etmeye niyeti yoktu. Burada ölmeyecekti. O adam gelmeden önce ayağındaki zinciri kırmalı, bir silah bulup buradan kaçmalıydı. Eğer adam onu yakalarsa, gerekirse onu öldürecekti. Ölmektense öldürmeyi tercih ederdi. Saatlerce zincirleri zorladı, asıldı; ancak demirde tek bir çizik bile oluşmadı. Bu boş çabasının tek ödülü, ellerinde ve ayak bileklerinde oluşan derin, kanlı yaralar oldu.
Aniden duyulan kapı sesiyle acısını unuttu. Kapı yavaşça aralanıp o adam içeri girdiğinde, genç kadın çığlık atmaya başladı. O karanlık sokakta onu kaçıran yüzü tanıyordu; bu sadece bir yabancı değil, kabuslarının sahibiydi.
