WebNovels

Chapter 8 - Bölüm 8

Oda sessizdi.
Bu sessizlik boş değildi; iki nefesin, iki kalp atışının arasında gerilmiş ince bir ip

gibiydi.
Perdeler kıpırdamıyor, ayna karanlıkta sadece bir gölge olarak duruyordu.

Naya sırtüstü uzanmıştı.
Bedeni dinlenmişti ama zihni...
Zihni hâlâ başka bir yerde dolaşıyordu.

Mihrez yan dönmüş, onu izliyordu.
Bakışı sabırsız değildi. Sahiplenici de değildi.
Sanki çözmeye çalıştığı bir bilmeceye bakar gibiydi.

"Ne düşünüyorsun?" dedi sonunda, sesi alçak ve yumuşak.

Naya başını ona çevirdi.
Gülümsedi. Bu gülümseme huzurlu ama tam değildi.
"Elbette seni," dedi.
 Elini kaldırıp Mihrez'in yanağına dokundu. Parmakları tereddütlüydü ama geri çekilmedi.

"Sana aşık olmaktan çok korkuyordum," diye devam etti.
"Dünyalarımız farklıydı... hatta düşmandı belki."
Bir an durdu. Gözleri Mihrez'inkilerden kaçtı.
"Şimdi ise... ben bile ne olduğumu bilmiyorum."

Mihrez eliyle onun saçlarını geriye itti.
Dokunuşu yavaş, neredeyse düşünceliydi.
Parmakları başından omzuna doğru indi.
Sonra durdu. Bekledi.

"Seni ilk gördüğüm andan beri," dedi Mihrez,
"kalbimde bir yer açıldı."
Sesi sakindi ama altında derin bir kesinlik vardı.
"Annenin karnındayken bile... kanlarımız bağlandı.
Türün ne olursa olsun—"
 Bakışları Naya'nın gözlerine kilitlendi.
"—sen benimsin, Naya."

Sözler havada asılı kaldı.
Naya'nın içi titredi.
Bu titreme korkudan değildi.
Kabul etmekten doğan bir sarsıntıydı.

Dudakları buluştu.
Zaman yavaşladı.
Oda, nefesleriyle doldu.

Nefesleri ayrıldığında Naya hafifçe güldü.
Bu gülüş, karanlığı bir anlığına kırdı.

"Haydi," dedi fısıltıyla.
"Artık kalkalım."
Mihrez'in beline kayan eli onu durdurdu ama Naya başını salladı.
"Sana söylemem gereken önemli bir şey var."

O anda...
Ayna, karanlıkta sessizce parladı.

Yataktan birlikte kalktılar. Oda hâlâ gecenin sessizliğini taşıyordu; perdelerin arasından süzülen solgun ışık, duvarlarda belirsiz gölgeler bırakıyordu. Naya, Mihrez'in karşısında durdu. Söyleyeceklerinin ağırlığı omuzlarına çökmüştü. Tepkisinden emin değildi ama içindeki soru artık susmuyordu.

"Mihrez..." dedi, sesi düşündüğünden daha kısık çıktı.
"Beni... aileme götürür müsün?" Mihrez'in bakışları bir anlığına değişti. Naya bunu hemen fark etti. O sertleşmeyi, o içe kapanan

gölgeyi. Kalbi sıkıştı.

"Yanlış anlama," dedi aceleyle, bir adım öne çıkıp onun elini tuttu. "Kızma... lütfen. Sen yanımda olacaksın. Sadece— kafamda çok fazla soru var. Hepsiyle tek başıma baş edemiyorum."
Başını hafifçe kaldırdı, gözleri doluydu.
"Anlıyor musun beni?"

Mihrez cevap vermeden önce elini Naya'nın parmakları arasında sıkıca tuttu. O tutuşta sahiplenme kadar endişe de vardı. Naya elini bırakmadı. Aksine, biraz daha yaklaştı.

"Sen merak etmiyor musun?" diye sordu usulca.
"Benim nereden geldiğimi... kim olduğumu... neye dönüştüğümü?"

Oda bir anda daha sessizleşti.
Sanki sarayın duvarları bile bu sorunun cevabını bekliyordu.

Mihrez, Naya'nın elini tuttuğu yerde bir an dondu.
Bakışları uzaklaştı; sanki odanın içinde değil, çok

daha eski bir yerdeydi.

"Elini bırakmadı," dedi Naya içinden.
Ama tutuş... artık farklıydı.

Mihrez başını yavaşça kaldırdı.
Gözlerindeki sertlik tanıdıktı, ama altında bastırılmış bir şey vardı.
 Korku.

"Merak etmiyorum mu sanıyorsun?" dedi alçak bir sesle.
"Bu soruları ben senden önce sormadım mı sanıyorsun?"

Naya bir adım geri çekilmek istedi ama durdu.
Mihrez devam etti.

"Seni ailene götürmemi istiyorsun," dedi.
"Ve bunun basit bir cevap olduğunu düşünüyorsun."

Sesinde sertlik vardı, ama kelimeler... ağırdı.

"Orası sadece kan bağı olan bir yer değil, Naya," dedi.
"Orası sırların tutulduğu, borçların yazıldığı bir yer."

Bir an sustu.
Sonra gözleri Naya'ya kilitlendi. "Evet," dedi.
"Seni ailene götüreceğim."

Naya'nın kalbi hızlandı.

"Ama şunu bilerek gideceksin," diye devam etti Mihrez.


"Orada herkes sana doğruyu söylemeyecek."

Çenesini sıktı.
Sanki ağzından çıkacak bir isim vardı ama tutuyordu.

"Bazıları," dedi yavaşça,
"konseylerle pazarlık yapar.
Bazıları kaderi hızlandırır.
Bazıları da... masum gibi görünür."

Naya ürperdi.
"Mihrez?"

"Bugün," dedi Mihrez,
"hesap günü."

Bu kez sesi daha netti.
Daha soğuk.

"Bunun olacağını biliyordum," dedi.
"Sadece ne zaman olacağını bilmiyordum." Naya'nın yüzüne baktı.
Bakışlarında ilk kez net bir itiraf vardı.

"Senin ne olduğunu tam bilmiyorum," dedi dürüstçe.
"Ama ne olmadığını biliyorum."

Bir adım yaklaştı.

"Sen sıradan değilsin," dedi.
"Ve bunu senden saklayanlar...
bunun bedelini ödeyecek." Elini Naya'nın omzuna koydu.
Dokunuşu koruyucuydu ama altında bir gerilim vardı. "Seni ailene götürüyorum," dedi.
"Çünkü artık saklanmak seni korumuyor."

Gözleri karardı.

"Ve biri," diye ekledi,
"bugün oynadığı oyunun fark edildiğini anlayacak."

Odanın içindeki hava ağırlaştı.
Sanki görünmeyen bir şey, onları dinliyordu.

Ve Naya ilk kez şunu hissetti:
Bu yolculuk sadece kendini bulmak için değil...

Birilerinin maskesini düşürmek içindi.

Naya'nın içi daraldı.
Mihrez'in bakışlarındaki kararlılık, onu daha da huzursuz ediyordu.

"Neler oluyor?" dedi sonunda.
"Mihrez... neyi planlıyorsun? Anlayamıyorum."

Sesindeki endişe saklanmıyordu artık.
"Benden bir şeyler gizlediğini hissediyorum."

Mihrez cevap vermedi.
Sadece kısa bir an durdu, sanki söyleyeceklerini tartıyordu. Sonra başını yana eğdi; dudaklarında belirsiz, tehlikeli bir sakinlik vardı.

"Anlaman gerekmiyor," dedi.
"Henüz."

Naya bir adım attı.
"Ben senin yanındayım. Bilmek istiyorum."

Mihrez bu kez ona döndü.
Bakışları sertti ama altında bastırılmış bir acele vardı.

"Orada," dedi net bir sesle,
"sormak istediğin her şeyi soracaksın."

Bir an durdu.
Sonra ekledi:

"Ve cevapları... benden değil, onlardan duyacaksın."

Naya'nın kalbi sıkıştı.
"Bu hiç hoşuma gitmedi."

Mihrez hafifçe gülümsedi.
Ama bu gülümseme rahatlatıcı değildi.

"Biliyorum," dedi.
"Zaten hoşuna gitmesi gerekmiyor."

Arkasını döndü, birkaç adım attı.
Sonra omzunun üzerinden son kez konuştu:

"Hazırlan," dedi.
"Çünkü gittiğimiz yerde... merak uzun sürmez."

Naya olduğu yerde kaldı.
Soruları vardı, korkuları vardı... ama cevap yoktu.

Ve Mihrez bunu bilerek yapıyordu.

Çünkü bazı gerçekler, yolda söylenmezdi.
Onlar... yüzüne çarpardı.

Ayna sessizce dalgalandı.
Su gibi değil... daha çok canlı gibiydi.

Mihrez'in eli belindeydi Naya'nın.
Sıkı. Kararsızlığa izin vermeyen bir tutuş.

Bir adımda geçtiler.

Ve Naya'nın odası...
Olduğu gibiydi.

Yatağı, perdeleri, çocukluğundan kalan küçük eşyalar...
Her şey yerli yerindeydi.
Bu tanıdıklık Naya'nın göğsüne bir yumruk gibi oturdu.

Nefesi daraldı.

Burada büyümüştü.
Burada ağlamıştı.
Burada insan olduğunu sanmıştı.

Ayna arkalarında sessizce kapandı.

Naya olduğu yerde kaldı.
Parmakları titredi.
Odaya baktıkça boğazında bir düğüm büyüdü.

"Ben..." diye fısıldadı.
Devamı gelmedi.

Gözleri doldu.
Hüzün, bir anda çöktü üstüne.
Sanki iki dünya arasında sıkışıp kalmış gibiydi.

Tam o an Mihrez onu belinden kavradı.
Bu kez daha sertti.

"Naya," dedi alçak ama net bir sesle.
"Duramayız."

Naya irkildi.
"Burası benim odam..." dedi güçlükle.
"Bir dakika—"

Mihrez başını hafifçe yana çevirdi.
Yüzünde alışık olmadığı bir gerginlik vardı.

"Ben dünyaya geçmem," dedi.
"Seyrek bile değil. Neredeyse hiç."

Sesi sertti ama altında bastırılmış bir huzursuzluk akıyordu.

"Burada kaldığım her an risk," diye ekledi.
"Senin için. Benim için. Herkes için."

Naya onun gözlerine baktı.
İlk kez şunu fark etti:
Mihrez bu dünyada misafir bile değildi.

Elini biraz daha sıktı belinde.
"Hazırlan," dedi.
"Şimdi."

Naya son bir kez odasına baktı.
Duvarlara.
Yatağına.
Geçmişine.

Bir şeyin kapandığını hissetti içinde. Derin bir nefes aldı.
Başını salladı.

"Tamam," dedi fısıltıyla.

Ve o anda anladı:
Bu odadan çıktığında,
aynı Naya olarak dönmeyebilirdi.

Akşam yemeği için masa çoktan kurulmuştu. Çatal bıçakların düzeni, tencereden yükselen buhar, duvar saatinin tekdüze sesi... Ev, uzun zamandır olmadığı kadar normal görünüyordu.

Gelini masanın başında oturuyordu. Gözlerinin altındaki morluklar hâlâ silinmemişti ama verdiği uyku ilaçları ve haftalardır süren psikiyatri seansları onu az da olsa toparlamış gibiydi. Omuzları eskisi kadar titremiyor, bakışları daha kontrollüydü. İşe yarıyor, diye düşündü içinden. En azından şimdilik.

Tam o anda merdivenlerden bir adım sesi geldi.

Naya, kendi odasının merdivenlerinden yavaşça indi. Salona geçtiğinde ışık yüzüne vurdu; tanıdık duvarlar, çocukluğunun evi, bastığı taşlar... Hepsi yerli yerindeydi ama o, artık aynı kişi değildi.

İlk gören babaannesi oldu.

Elindeki kaşık, bir anda parmaklarının arasından kaydı. Porselen tabağa çarpan metal sesi, salonda yankılandı. Yaşlı kadın donakaldı; sonra titreyen bakışlarını gelinine çevirdi. Sanki gözleri "Bu... gerçek mi?" diye soruyordu.

Gelini başını kaldırdı.

Bakışları, Esma'nın takip ettiği yöne kaydı ve... Naya'yı gördü.

Zaman bir anlığına durdu.

Annesinin gözleri doldu, nefesi kesildi. Sandalyeden kalktığını bile fark etmeden ayağa fırladı. Sevinç, şaşkınlık ve bastırılmış korku tek bir anda yüzüne vurdu. Dudakları titredi, gözlerinden yaşlar süzüldü.

"Allah'ım..." diye fısıldadı. "Kızım..."

Ama o mutluluğun hemen ardından, Esma'nın bakışları istemsizce Naya'nın gözlerine takıldı.
 Sarıya çalan, derin, alışılmadık bir parıltı...

Kalbi hızlandı.

Uyanış... diye geçirdi içinden. Yavaş yavaş gerçekleşiyor.

Yine de bunu belli etmedi. Gülümsedi. Mutluydu. Ya da mutlu görünmesi gerekiyordu. Ne de olsa kızını karşısında görmek... buna sevinmemek mümkün müydü?

Annesi koşarak Naya'ya sarıldı. Kollarını boynuna doladı, onu sanki bir daha kaybolacakmış gibi sıkıca tuttu.

Naya gözlerini kapattı.

Annesinin kokusunu içine çekti. Çocukluğunu, güveni, geçmişini... Göğsü sızladı. Bir anlığına her şeyin normal olmasını diledi. Sadece annesinin kızı olmayı.

Ama o sarılışın içinde bile,
hiçbir şey artık eskisi gibi değildi.

Esma, kapı eşiğinde duran Naya'ya bakarken bunun gerçek olamayacağını düşündü.
Bu imkânsız,

diye geçti içinden.
Mihrez asla izin vermezdi. Asla.

Kalbi sevinçle değil, korkuyla hızlandı.

Ama Naya adım attı.
Gerçekti.

Gelininin yüzündeki donukluk bir anda çözüldü. Gözleri doldu, dizlerinin bağı çözüldü. Daha fazla dayanamadı; kızına doğru yürüdü ve onu sımsıkı kucakladı.

"Yavrum..." dedi, sesi ağlamayla kırıldı.
"Canım kızım..."

Naya annesinin boynuna sarıldı. Gözlerini kapattı. Annesinin kokusu... çocukluğu... güveni.
İçindeki

boşluk bir anlığına doldu.

O sırada Naya'nın zihninden Mihrez geçti.
Beni buraya getirdi, diye düşündü.
Her şeye rağmen...

Kalbindeki his büyüdü. Sessizce, ürkerek ama inkâr edemeden:
Mihrez'e olan sevgisi.

Salon bir an için yumuşadı.
Gözyaşları, kavuşma, sıcaklık...

Ta ki—

"Naya..." dedi yaşlı bir ses.

Herkes sustu.

Babaannesi ayağa kalkmıştı. Gözleri Naya'nın üzerinden ayrılmıyordu ama bakışı... annesininki gibi değildi. Daha keskin, daha eskiydi.

"Güzel torunum," dedi yavaşça.
"Eşin burada değil galiba." Cümle, salona düştü.

Bir tabak kaydı.
Bir nefes yarım kaldı.

Naya'nın kalbi, göğsünün içinde sertçe vurdu.

Eşim...

Naya'nın kanı çekildi.
Hayır, diye haykırdı içinden.
Bunu söylememeliydin.

Naya yavaşça babaannesine döndü. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı.
O an, kafasındaki her şey çatladı.

Demek herkes biliyor.
Demek saklanmıyor.

Esma kızının yüzündeki değişimi gördü.
Ve ilk kez şunu hissetti:


Bu sadece bir dönüş değildi. Bu bir kopuştu.

Salon hâlâ sessizdi.
Ama artık o sessizlik huzurlu değildi.

Bir şey uyanmıştı.
Ve geri dönmeye niyeti yoktu.

Naya'nın gözleri bu kez saklanamayacak kadar parladı.
İçindeki öfke, göğsünden yüzüne vurdu. Bakışları sertleşti, omuzları gerildi.

Babaannesine döndü.
Ağzını açtı. İşte o an—

"Anne, yeter artık," dedi gelini ani bir refleksle.

Sesi normalden yüksekti. Fazla hızlı.
Panikle araya girmişti.

Bir adım öne çıktı, Naya'nın önüne neredeyse siper oldu.
"Çocuk daha yeni geldi," dedi gülümsemeye çalışarak.
"Her şeyi büyütmenin alemi yok."

Esma'ya döndü, sesi yumuşak ama rica değil uyarıydı.
"Yanlış anlaşıldı. Naya yorgun." Naya annesine baktı.
Bu kez bakışlarında şaşkınlık değil, kırılma vardı.

Yine susturuyor, diye düşündü.
Yine benim yerime konuşuyor.

Babaannesi Esma'ya değil, Naya'ya baktı.
Uzun, derin bir bakış.

"Ben bir şey demedim," dedi sakince.
"Ama bazı gözler... konuşur." Naya'nın nefesi titredi.
Ağzını kapattı.

Ama öfke geri çekilmedi.
Sadece beklemeye geçti.

Esma bunu hissetti.
Ve içinden tek bir cümle geçti:

Bu sefer susturmak yetmeyecek.

"Evet," dedi Naya birden.

Hem Esma hem babaannesi aynı anda duraksadı.
Sanki salon, o tek kelimeyle nefesini tutmuştu.

Naya derin bir nefes aldı. Göğsü ağırlaştı ama sesi netti.

"Eşimle geldim."

Bir anlık sessizlik...
Sonra Esma'nın yüzü sertleşti. Gözleri öfkeyle parladı.

"Mihrez'i buraya mı getirdin sen?" dedi dişlerinin arasından.
Bir adım attı. Ardından bir adım daha.
 Öfkesi kontrolsüzce yükselirken Naya'nın üzerine yürüdü.

O anda Naya irkildi.

İçinde bir şey tetiklendi.
Kalbinin derininde, daha önce bastırdığı o güç...
Korkuyla karışık, ani ve vahşi bir dürtüyle yüzeye çıktı.

Gözleri alev aldı.

Babaannesine doğru döndü.
Bedeni gerildi.
Sanki tek bir düşünceyle onu olduğu yerden savurabilecek gibiydi.

Dur, dedi içinden biri.
Ama öfke dinlemiyordu. Tam o anda—

Naya'nın yanında bir varlık belirdi.

Sıcak. Tanıdık. Güvenli.

Mihrez.

Elini Naya'nın koluna koydu.
Eğildi, dudakları kulağına değecek kadar yakındı.

"Sakin ol, bebeğim," dedi fısıltıyla.
"Buradayım."

O ses...

Naya'nın nefesi bir anda yavaşladı.
Öfke geri çekildi.
Güç, içindeki karanlıkta yeniden dizginlendi.

Gözleri doldu.
Başını hafifçe Mihrez'e yasladı.

Onu özlemiştim, diye geçti içinden.
Sadece varlığını... sesi bile yetti.

Gelini olduğu yerde çakılı kalmıştı.
Gördüğünü anlayamıyor, hissettiğini inkâr ediyordu.

Babaannesi ise Mihrez'e bakıyordu.
Gözleri kısılmıştı.

Ve çok düşük bir sesle, neredeyse kendi kendine mırıldandı:

"Demek... sonunda geldi."

Salon artık sessiz değildi.
Sessizliğin kendisi tehlikeliydi.

Ve herkes, bu gecenin burada bitmeyeceğini anlamıştı.

Mihrez Naya'nın yanına bir adım attığında salondaki hava çatladı.

Gülümsüyordu.


Ama bu gülümseme az önce Naya'yı sakinleştiren gülümseme değildi.

"Ne güzel bir sofra," dedi etrafına bakarak.
"İnsan evi... insanları... anılarıyla tanır derler.
Ama bazı evler vardır ki, yalanla ayakta durur."

Esma sertçe nefes aldı.
"Kes sesini," dedi. "Bu evde—"

"Bu evde," diye kesti Mihrez sözünü, hâlâ alaycı bir tonla,
"kaç kuşaktır aynı sırlar gömülüyor, biliyor

musun?"

Babaannesi bastonunu yere vurdu.
"Yeter," dedi kısık ama titrek bir sesle.
"Onunla böyle konuşma."

Mihrez başını yavaşça ona çevirdi.
Gülümsemesi silinmedi.

"Ben onunla konuşmuyorum," dedi.
"Ben size konuşuyorum."

Naya'nın kalbi hızlandı.
Mihrez'in yanına yaklaştı, fısıltıyla ama net bir sesle sordu:

"Ne oluyor?"
"Benden sakladığın ne var

Mihrez bu kez ona baktı.
Bakışı yumuşak değildi ama sert de değildi.
Derindi.

"Merak ediyorsun," dedi.
"Bu iyi. Çünkü birazdan duyacakların seni ya yakacak... ya da tamamlayacak."

Esma öfkeyle ileri atıldı.
"Onu korkutmana izin vermeyeceğim!" İşte o anda—

Mihrez'in yüzü değişti. Alay... tamamen silindi.

Omuzları dikleşti.
Bakışları ağırlaştı.
Sesi artık salonda yankılanıyordu ama bağırmıyordu. "Sen," dedi Esma'ya,
"ona korkunun ne olduğunu öğreten ilk kişisin."

Salonun ışığı sanki bir an karardı.
Naya'nın nefesi kesildi.

"Yeter!" diye bağırdı Esma.
"Ne istiyorsun bizden?"

Mihrez yavaşça Naya'nın önüne geçti.
Onu arkasına alır gibi ama aynı zamanda herkese gösterecek şekilde.

"Ben istemeye gelmedim," dedi.
"Ben almaya geldim."

Naya'nın içi buz kesti.
"Ne almaya?" diye sordu.
"Söyle. Artık bana gerçeği söyle." Mihrez başını hafifçe eğdi.
Sesi bu kez daha düşüktü ama çok daha korkutucuydu. "Kim olduğunu," dedi.
"Ve kim olman gerektiğini."

Babaannesi soluğunu tuttu.
"Hayır..." diye fısıldadı.
"Henüz değil..."

Mihrez ona baktı.
"Geç kaldınız," dedi.

Sonra tekrar Naya'ya döndü.

"Sen sandığın gibi sıradan değilsin," dedi.
"Ve bu ev... senin sığınağın değil."

Naya'nın gözleri parladı.
Ama bu kez korkudan değil.

"Ben neyim?" diye sordu.
"Ve sen... kimsin Mihrez ?

Mihrez'in dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı.
Ama bu bir gülümseme değildi.

"Ben," dedi,
"senin kaderinin başında duran varlığım."

Salon buz kesti.

Ve o an herkes şunu anladı:
Bu bir tartışma değildi.
Bu bir hesaplaşmaydı.

Mihrez Naya'dan gözlerini ayırmadan konuşmaya devam etti.

"Bazı gerçekler vardır," dedi sakin bir sesle,
"insanın kulağına fısıldanmaz.
Onlar... sahibinin ağzından koparılır."

Naya'nın kaşları çatıldı.
"Ne demek bu?" diye sordu.
"Benden ne saklıyorsunuz?" Mihrez bu kez yavaşça Esma'ya döndü.

Bakışı ağırdı.
Sabırlıydı.
Ama geri dönüşü yoktu.

"Anlat," dedi.
"Yoksa ben anlatırım."

Esma'nın yüzü bembeyaz kesildi.
"Saçmalıyorsun," dedi ama sesi titriyordu.
"Böyle bir şey—" "Saçmalıyor muyum ?" diye sordu Mihrez, başını hafifçe yana eğerek.
Alay yoktu artık.
Sadece

hüküm vardı.

"Esma," dedi adını özellikle vurgulayarak.
"Naya'ya söylemek ister misin?"

Salonda çıt çıkmadı.

"Onun nereden geldiğini," diye devam etti.
"Gelininin nasıl hamile kaldığını..."

Bir adım attı Esma'ya doğru.

"Ve en önemlisi," dedi sesi alçalıp karanlıklaşarak,
"onu bizden nasıl aldığını..."

Bir an durdu.
Son kelimeyi özellikle seçti.

"Benden."

Naya'nın nefesi kesildi.

"Ne demek 'bizden'?" diye fısıldadı.
"Babaanne... sen ne yaptın?" Esma geri çekildi.
Sanki duvara çarpmış gibiydi.

"Ben—" dedi ama kelime çıkmadı.

Babaannesi gözlerini kapattı.
"Sus," diye fısıldadı Esma'ya.
"Henüz—"

"Henüz diye bir şey kalmadı," dedi Mihrez sertçe.
"Bu çocuk büyüdü.
Gücü uyanıyor.
Ve gerçek... gecikmeyi sevmez."

Naya'nın içi buz kesti.
Mihrez'e döndü.

"Sen biliyorsun," dedi.
"Beni tanıyorsun.
Ama bana söylemiyorsun."

Mihrez başını eğdi.
Sesi yumuşamadı ama tonu değişti.

"Çünkü kilit noktayı benden duyarsan," dedi,
"onu kaldıramazsın."

Esma konuşmaya başladığında sesi artık titremiyordu.
Bu, korkunun geçtiği anlamına gelmiyordu.
 Bu... kabullenişti.

"Anlaşmanın bir bedeli vardı," dedi yavaşça.
"Bize verilen şey... karşılıksız değildi." Naya'nın kalbi göğsünü delip çıkacak gibiydi.

"Ne bedeli?" diye fısıldadı.
"Ne verdiniz?"

Esma yutkundu.

"Bir tohum," dedi.
"Başka bir âlemden... başka bir soydan." Mihrez hafifçe gülümsedi.
Alaycıydı.

"Güzel anlatıyorsun," dedi.
"Devam et."

Esma gözlerini yere dikti.

"O tohumun yaşayabilmesi için..."
Sesi çatladı.
"...bir denge bozulmalıydı." Naya'nın annesi başını öne eğdi.
Gözlerini kapattı.
Sanki duymamak ister gibi. "Bir hayat," dedi Esma fısıltıyla.
"Karşılık olarak alındı."

Naya dondu.

"Ne hayatı?" diye bağırdı.
"Söyle!" Esma ağlamaya başladı. "Baban," dedi.
"Senin baban." Salon buz kesti.

Naya'nın dünyası bir anlığına sustu.

Mihrez söze girdi.
Sesi netti. Acımasızdı. "Öldürüldü," dedi.
"Daha doğrusu... feda edildi." Naya çığlık atmadı.
Ağlamadı.

Ama içindeki güç... kontrolsüzce patladı.

Hava ağırlaştı.
Babaannesi bir anda nefes alamadı.

Eliyle boğazına gitti.

Görünmez bir kuvvet onu yerinden kaldırdı.
Ayakları yerden kesildi. Boğuluyordu.

"Dur!" diye bağırdı Esma.
"Naya, dur!"

Naya'nın gözleri tamamen parlamıştı.
Bu artık öfke değildi. İçgüdüydü.

"Beni çaldınız," dedi.
"Babamı aldınız."

Babaannesi boğuk bir ses çıkardı.
Gözleri dışarı fırlayacak gibiydi.

Mihrez Naya'ya yaklaştı.


Sesi kulağında yankılandı.

"Kontrol et," dedi sakin ama emreden bir tonla.
"Onu öldürürsen... geri dönüş olmaz."

Naya titredi.
Eli havada asılı kaldı.

Bir saniye daha...

Sonra kuvvet dağıldı.

Babaannesi yere yığıldı.
Öksürerek nefes almaya çalıştı. Naya geri çekildi.
Ellerine baktı.

"Ben..." dedi.
"Bunu ben yaptım."

Mihrez başını eğdi.
Bu kez alay yoktu.

"Evet," dedi.
"Ve bu sadece başlangıç."

Esma hıçkırarak yere çöktü.

"Affet bizi," dedi.
"Onu kurtarmak istedik."

Mihrez soğuk bir gülümsemeyle baktı.

"Yanlış çocuğu kurtardınız," dedi.
"Doğru bedeli ödemediniz."

Naya başını kaldırdı.
Gözleri yaşlı ama sesi taş gibiydi.

"Beni geri almaya mı geldin?" diye sordu.
"Yoksa beni silmek için mi?" Mihrez bir adım attı.

"Ben," dedi,
"seni tamamlamak için geldim."

Ve o an herkes şunu anladı:

Bu evde artık bir kız yoktu.
Bir uyanış vardı.

Mihrez bir adım öne çıktı.

Bu kez salonda kimseyi susturmasına gerek yoktu.
Sessizlik zaten ona aitti. "Anlaşılan," dedi sakin ama iğneleyici bir sesle,
"gerçekler hâlâ eksik anlatılıyor." Esma'ya döndü.
Bakışı bir bıçak gibi netti.

"Ben anlatayım."

Esma başını kaldırmak istemedi.
Ama Mihrez izin vermedi.

"Zehvar'ı tanıyorsun, değil mi?" diye sordu.

Esma'nın gözleri bir anda büyüdü.
Yutkundu.
Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Mihrez gülümsedi.
Bu gülümseme, zaferin değil... hatırlatmanın gülümsemesiydi.

"Tabii ki tanıyorsun," dedi.
"Unutabileceğini mi sandın?"

Salonda hava ağırlaştı.

"Zehvar," diye devam etti Mihrez,
"ölmeden önce her şeyi anlattı bana."

Naya başını kaldırdı.
Gözleri doluydu.
Titreyen sesiyle sordu:

"Neyi anlattı?"

Mihrez başını hafifçe yana eğdi.

"Tohum anlaşmasını," dedi.
"Ve o anlaşma sana teklif edildiğinde..."

Bir an durdu.
Sonra Esma'ya baktı.

"...Naya'nın babasını feda etmeye hazır olduğunu."

Naya'nın içinden bir çığlık koptu.
Ama sesi çıkmadı.

Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Ellerini yumruk yaptı.

"Yalan..." dedi.
"Bu bir yalan."

"Hayır," dedi Mihrez sakin bir kesinlikle.
"Bu, en çıplak gerçek."

Esma çöktü.
Dizlerinin üzerine.

Naya ağlıyordu artık.
Ama bu ağlayış güçsüz değildi.
Öfkesini bastırmaya çalışıyordu. "Zehvar'ın," diye devam etti Mihrez,
"konseyin adamı olduğunu çözmem uzun sürmedi." Babaannesi başını öne eğdi.
Sanki çok eski bir günah yeniden adlandırılmıştı. "Konsey," dedi Mihrez,
"Naya'nın gerçek ailesini, akrabalarını...
o türü lanetli ilan etti." Sesi sertleşti.

"Ve hepsini öldürdü." Naya'nın nefesi kesildi.

"Çünkü birlik olurlarsa," diye devam etti Mihrez,
"dengeyi bozarlar."

Esma hıçkırarak ağladı.
Naya'nın annesi hâlâ gözlerini kapalı tutuyordu.
Duymak istemiyordu.


Bilmek istemiyordu.

"Binlerce yıl önce," dedi Mihrez,
"herkes yok etmeyi seçti."

Bir adım attı.

"Ben ise..."

Durdu.

"...tek bir tohumu kurtardım."

Naya başını kaldırdı.
Gözleriyle Mihrez'i aradı.

"Onu sakladım," dedi.
"Korudum."

Sonra Naya'ya yaklaştı.
Çok yaklaştı.

Gözlerinin içine baktı.

"Kim bilebilirdi," dedi alçak ama derin bir sesle,
"o tohumun bir gün..." Bir anlık sessizlik.

"...eşim olabileceğini."

Naya'nın kalbi sanki durdu.

"Ne..." dedi fısıltıyla.
"Ne diyorsun sen?"

Mihrez geri çekilmedi.

"Sen bir anlaşmanın sonucu değilsin," dedi.
"Sen bir kurtarılışsın." Naya ağlıyordu.
Ama gözlerindeki parıltı hâlâ sönmemişti.

"Ben," dedi titreyerek,
"kimim ben?"

Mihrez'in sesi bu kez alaylı değildi.
Korkutucu hiç değildi.

Kesindi.

"Sen," dedi,
"binlerce yıl saklanan son ihtimalsin."

Ve o an salondaki herkes şunu anladı:

Bu hikâye artık bir aile sırrı değildi.
Bu... kadim bir hesabın açılışıydı. Mihrez kısa bir an sustu.
Sonra Naya'ya baktı.

"Dünya kurulduğunda," dedi sakin bir sesle,
"ilk hükmedenler cinlerdi."

Naya nefesini tuttu.

"Sonra siz geldiniz," diye devam etti.
"Periler."

Naya irkildi.

Peri...

Bu kelime içinden geçerken, göğsünde garip bir huzur yayıldı.
Sanki içindeki boşluk ilk kez doğru isimle dolmuştu.
Artık ne olduğunu biliyordu.

Sonra başını çevirdi.

Babaannesine baktı.

İçinde bir şey kabardı.
Sıcak, keskin, kontrolsüz.

Sonra annesine döndü.

Bir adım attı.
Bir adım daha.

"Anne," dedi.

Gözlerinin içine baktı.
Utançla... kırıklıkla.

"Neden?" diye sordu.

Cevap gelmedi.

"Anne," dedi bu kez daha sert.
"Bu günaha neden ortak oldun?"

Sessizlik.

Naya'nın gözleri parladı.

"NEDEN!" diye bağırdı.

Annesi irkildi.

"Senin yüzünden," dedi Naya, sesi titreyerek ama yıkıcı bir öfkeyle,
"ben babamı hiç tanımadım." Gözlerinden yaşlar aktı.

"Senin susman yüzünden," diye devam etti,
"her şey bu hale geldi."

Artık kendini kontrol etmiyordu.

Öfke gözünü kör etmişti.
Düşünce yoktu.
Sadece hesap vardı.

Eli havada asılı kaldı.

Ve görünmez bir kuvvet...

Önce babaannesinin boğazını sardı.
Sonra annesinin.

İkisi de nefes alamadı.
Gözleri büyüdü.
Ayakları yerden kesildi.

Bir an sonra—

Yere yığıldılar.
Naya'nın ayaklarının dibine. Sessizlik çöktü.

Bedel ödenmişti.
İhanetin bedeli buydu. Mihrez Naya'ya baktı.

Gururla.

Yanına gitti.
Başının arkasından usulca öptü.

"Bedel ödendi," dedi.
"Artık gidelim."

Naya gözleri dolu dolu ona baktı.

"Mihrez," dedi kısık bir sesle.
"Burayı yakar mısın?"

"Geride hiçbir şey kalmasın."

Mihrez başını salladı.
Anlayışla.

Ayna geçidine geldiler.

Mihrez fısıltıyla kadim bir söz söyledi.

Oda bir anda alev aldı.

Duvarlar, anılar, sırlar...
Hepsi ateşe teslim oldu.

Naya arkasına bakmadı.

Geçitten geçtiler.

Ve o ev...

Sanki hiç var olmamış gibi
yandı.

Naya cinler âlemine adım attığı anda gücü onu daha fazla ayakta tutmadı.
Doğrudan odasına geçti.
 Yatağına uzandı.

Hiç konuşmadı.
Ağlamadı. Sadece düşündü.

Mihrez onu izledi.
Yanına gelmedi.
Bu acının yalnız yaşanması gerektiğini biliyordu.
Sessizce odadan çıktı.

Ama çok uzağa gitmedi.

Naya'nın zihni hâlâ yanıyordu.
Gördükleri, duydukları, kaybettikleri...
Hepsi aynı anda üstüne çökmüştü.

Ve tam o anda—

Sırtına şiddetli bir ağrı saplandı.

Nefesi kesildi.

Bir bıçak gibi...
Ama içerden.

Naya çığlık attı.

Çığlık sarayın taş duvarlarında yankılandı.
Cinler âlemi o sesi duydu.

Mihrez bir an bile beklemedi.

Bir gölge gibi belirdi yanında.

"Naya."

Onu yatağın içinde kıvranırken buldu.
Sırtı kasılmış, nefesi düzensizdi.

"Ne oluyor..." diye fısıldadı Naya,
"Yanıyorum..."

Mihrez sırtına baktı.
Ve anladı.

Zamanı gelmişti.

"Elimi tut," dedi sakin ama kesin bir sesle.
"Kaçma."

Naya gözlerini kapattı.
Ağrı dalga dalga geliyordu.

"Bu bir ceza değil," dedi Mihrez.
"Bu bir uyanış."

Naya başını iki yana salladı.
"Dayanamıyorum..."

"Dayanacaksın," dedi Mihrez yumuşak ama emreden bir tonla.
"Çünkü bu acı seni yok etmeye değil...
tamamlamaya geliyor."

Elini sırtına koymadı.
Henüz.

"Derin nefes al," dedi.
"Acıyı itme.
Kabullen."

Naya titreyerek nefes aldı.
Sonra bir tane daha.

Ağrı hâlâ oradaydı.
Ama artık kontrolsüz değildi.

"Bedenin değişiyor," dedi Mihrez.
"Ruhun zaten biliyordu.
Şimdi beden yetişiyor." Naya'nın gözlerinden yaşlar aktı.
Ama bu kez öfkeyle değil.

"Bana ne oluyor?" diye fısıldadı.

Mihrez eğildi.
Alnını onun alnına yasladı.

"Gerçek kimliğin," dedi,
"uyanıyor."

Naya nefes alıp verdikçe ağrı ritim kazandı.
Yıkıcı değil...
dönüştürücü.

Ve ilk kez o an—

Yalnız olmadığını hissetti.

Naya nefes aldıkça acı yön değiştiriyordu.
Yıkıcı olmaktan çıkıyor... şekil alıyordu. Bir anda sırtında yanma hissetti.
Derinin altında bir şeyler hareket ediyordu. "Ah—" diye inledi.

Mihrez'in bakışları sertleşti.
Ama şaşkınlık yoktu.

"Dokunma," dedi.
"Bırak."

Naya'nın sırtında ince, ışık gibi çizgiler belirdi.
Önce soluk...
Sonra giderek netleşen kadim

semboller.

Peri yazıları.

Işık, kemiklerinin içinden dışarı doğru yayılıyordu.
Sırtındaki acı bir anda yarılmaya dönüştü.

Naya çığlık attı.

Ve o anda—

Derisi açıldı.

Kan değil...
Işık aktı.

Omuzlarından iki büyük gölge ayrıldı.
Sonra şekil kazandı.

Kanatlar.

Başta yarı saydamdılar.
Sonra tüy tüy belirginleştiler.
Gümüşle gece mavisi arasında, damarlarında kadim bir parıltı dolaşan peri kanatları.

Naya nefes nefese kaldı.
Gözleri yaşlıydı ama artık acıdan değil. "Bu..." dedi fısıltıyla.
"Bu ben miyim?"

Mihrez diz çöktü.

"Evet," dedi.
"Gerçek hâlin."

Elini yavaşça kanatlara yaklaştırdı ama değmedi.

"Bu uyanışın bir bedeli var," diye devam etti.
"Kanatlarını her açtığında, eski dünyayla bağın biraz daha kopacak."

Naya yutkundu.

"Ne bedeli?" diye sordu.

Mihrez'in sesi ilk kez ağırlaştı.

"Artık saklanamazsın," dedi.
"Ne peri âleminden...
ne cinlerden...
ne de konseyden."

Sanki bu cümle söylenir söylenmez— Uzakta.

Çok uzakta.

Bir şey kımıldadı.

Konsey salonlarında mumlar titredi.
Kadim aynalar çatladı.

Birileri başını kaldırdı.

"Bir çığlık," dedi biri fısıltıyla.
"Bu... peri çığlığı."

"Hayır," dedi bir diğeri.
"Bu nasıl olur."

Mühürler kızardı.
İşaretler parladı.

"Mihrez ," dedi en yaşlı olan.
"Peri onun yanında."

Cinler âleminde ise hava ağırlaştı.
Sarayın taşları Naya'nın nefesiyle titreşti.

Mihrez başını kaldırdı.
Sanki çok uzak bir yere bakıyordu.

"His ettiler," dedi sakin ama net bir tonla.
"Artık seni biliyorlar."

Naya kanatlarını ilk kez hafifçe hareket ettirdi.
Oda rüzgârla doldu.

"Ne yapıcaz ," dedi.
Sesi hâlâ titriyordu gözleri korku içinde

Mihrez ayağa kalktı.
Gülümsedi.

"İşte şimdi," dedi,
"gerçek savaş başlıyor, eşim."

Bu artık bir kaçış hikâyesi değildi.
Bu... kadim bir dönüşün başlangıcıydı.

Naya sonunda uykuya teslim olduğunda, saray sessizliğe gömüldü.
Kanatları içgüdüsel olarak bedenine kapanmıştı; hâlâ ışık saçıyorlardı ama artık yumuşak, nabız gibi.

Mihrez yatağın kenarında ayakta durdu.
Onu izledi.

Bu uyanış sadece Naya'nın kaderini değil...
cinler âleminin dengesini de değiştirmişti.

Pencereye yöneldi.
Aşağıda sarayın avlusu vardı.
Fısıltılar çoktan başlamıştı.

Peri kraliçe...
Kanatlı eş...
Konseyin laneti...

Mihrez dişlerini sıktı.

"Halka sunmalıyım," diye geçirdi içinden.
"Yoksa söylentiler büyür... korku isyana döner." Ama arkasını dönüp Naya'ya baktığında, bu düşünce ağır geldi.

Yüzü solgundu.
Kirpikleri hâlâ ıslaktı.
Bedeninin her hücresi yeni kimliğine uyum sağlamaya çalışıyordu.

"Henüz değil," dedi kendi kendine.
"Biraz dinlenmeli."

Elini yavaşça Naya'nın saçlarına götürdü.
Dokunuşu hafifti. "Daha savaşmadın," diye fısıldadı.
"Önce nefes al."

Kapı aralığından bir gölge belirdi.
Yaşlı muhafız başını eğdi.

"Efendim," dedi kısık bir sesle.
"Halk soruyor. Sarayda hareket var." Mihrez gözlerini kapadı.
Bir anlık sessizlikten sonra konuştu: "Kimseyi içeri almayın," dedi.
"Eşim dinleniyor."

Muhafız tereddüt etti.
"Ya söylentiler—"

Mihrez bakışlarını kaldırdı.
O bakışta tartışma yoktu.

"Bırak konuşsunlar," dedi.
"Ben hazır olduğumda, gerçekle susacaklar."

Kapı kapandı.

Mihrez yatağın kenarında bir süre daha durdu.
Naya'nın nefesini dinledi.
Düzensizdi... hâlâ uykuyla uyanıklık arasında sıkışmış gibiydi.

Yavaşça eğildi.

Onu uyandırmadan, dikkatle kollarının arasına aldı.
Naya içgüdüsel olarak kıpırdandı ama kaçmadı.
 Aksine... başını Mihrez'in göğsüne yasladı.

Mihrez'in kolları onu tamamen sardı.
Sıkı değil...
ama kaçamayacağı kadar güvenli.

"Buradayım," diye fısıldadı.
"Artık hiçbir şeyi tek başına taşımayacaksın."

Naya'nın kaşları gevşedi.
Nefesi yavaşladı.

Kanatları istemsizce biraz açıldı.
Mihrez onları gördü ama dokunmadı.
Sadece bedenini biraz daha yaklaştırdı;
kanatların onu incitmeyeceği bir açıya getirdi.

Avucunu Naya'nın sırtına koydu.
Daha önce acının doğduğu yere.

Ama şimdi...

Sıcaklık vardı.

Naya derin bir nefes aldı.
Ve ilk kez o geceden beri,
acı değil... huzur hissetti. "Mihrez..." diye mırıldandı uykusunda.

Mihrez başını eğdi, saçlarını öptü.
Bu bir sahiplenme değil...
bir söz gibiydi.

"Dinlen," dedi alçak bir sesle.
"Dünya seni yaralayacak kadar cesursa,
ben de seni koruyacak kadar

kararlıyım."

Naya'nın eli, farkında olmadan Mihrez'in giysisine tutundu.
Parmakları sıkıldı.
Bırakmak istemiyordu. Mihrez bunu hissetti.
Gülümsedi.

Onu biraz daha kendine çekti.
Göğsüyle Naya'nın alnı arasında bir denge kurdu.

Sarayın dışındaki fısıltılar...
konseyin gölgeleri...
yaklaşan savaş...

Hepsi o an için sustu.

O an sadece şunu biliyordu Mihrez:

Bu dünyayı yakması gerekirse yakardı.
Ama onu üşütmeyecekti.

Naya sonunda derin bir uykuya daldı.
Kanatları tamamen kapanmıştı.

Mihrez gözlerini kapatmadı.
Onu izlemeye devam etti.

Çünkü bazı uykular korunarak tutulurdu.

Saray gri bir sessizliğin içindeydi; ne fısıltılar vardı ne adımlar.
Sanki bütün âlem nefesini tutmuş, birazdan olacakları bekliyordu.

Naya uyanıktı.

Yatağın kenarında oturuyor, kanatlarını bilinçli olarak saklı tutuyordu.
Omuzlarında hâlâ uyanışın

ağırlığı vardı.
Ama bu kez acı değil... kararlılık.

Mihrez arkasında durdu.
Yaklaşırken adımlarını özellikle duyurmadı.

"Hazır olmak zorunda değilsin," dedi sakin bir sesle.
"Kimse seni zorlayamaz."

Naya başını kaldırdı, aynadaki yansımasına baktı.
Sonra Mihrez'e döndü.

"Hazırım," dedi.
"Sadece... senden duymak istedim."

Mihrez bir an sustu.
Sonra elini uzattı.

Naya tereddüt etmeden tuttu.

Mihrez onu kendine çekti.
Bu kez kollarının arasına almak için değil...
eşit hizaya gelmek için. Alnını Naya'nın alnına dayadı.

"Halka çıktığında," dedi alçak bir sesle,
"sana bakacaklar ama beni görecekler."

Naya'nın dudakları titredi.

"Ya korkarlarsa?" diye fısıldadı.

Mihrez gülümsedi.
Ama bu gülümseme karanlıktı.

"O zaman diz çökerler," dedi.
"Çünkü seni korkuyla değil... gerçekle görecekler."

Naya gözlerini kapadı.
Bir an için saray, konsey, taht... hepsi silindi.

Sadece Mihrez'in nefesi vardı.

"Eğer geri dönmek istersem..." dedi kısık bir sesle.

Mihrez hiç düşünmeden cevap verdi:

"Döneriz."

Naya gözlerini açtı.
Bu cevabın içinde siyaset yoktu.
Kader yoktu.

Sadece eş vardı.

Mihrez onun saçlarını kulak arkasına aldı.
Yavaşça öptü.

"Bu kapıdan birlikte çıkacağız," dedi.
"Ve ne olursa olsun... yalnız değilsin."

Kapının dışından hafif bir hareket sesi geldi.
Zaman geliyordu.

Naya derin bir nefes aldı.

"Tamam," dedi.
"Şimdi çıkabilirim."

Mihrez elini bırakmadı.

"Ben de," dedi.
"İlk adımı sen atıyorsan...
ilk diz çöken ben olurum."

Ve kapıya doğru yürüdüler.

Yan yana.
Sessiz.
Ama bütün âlemi titretecek kadar birlikte.

Avluya adım attıklarında
sessizlik çöktü.

Bu sessizlik saygıdan doğmadı.
Korku da değildi.

Bu...
tanınamayan bir gücün yarattığı duraksamaydı.

Naya yürüdü.
Kanatları yarı açıktı; saklanmıyor, saldırmıyordu.
Sadece vardı.

Kalabalık baktı. İlk bakış:
şaşkınlık.

Sonra fısıltılar.

"Periler yok edilmişti..."
"Bu bir yalan."
"Konsey buna izin vermez."

Ve tam o anda—
bir muhafızın dizleri çözüldü.

Kimse ona bakmıyordu ama
taşa değen dizinin sesi
avluda yankılandı.

Ardından bir soylu.
Sonra bir başkası.

Başlar eğildi.
Dizler yere indi.

Bu bir tören değildi.
Bu bir refleksti.

Ama herkes eğilmedi.

Avlunun sağ kanadında bir hareketlenme oldu.
Bir grup ayakta kaldı.

İçlerinden biri öne çıktı.
Mihrez'in en eski danışmanlarından biri.

"Bu bir felaket," dedi yüksek sesle.
"Konseyi karşımıza alıyorsun, Mihrez." İhanet...
ilk kez ses bulmuştu.

Naya ona baktı.
Bakışında öfke yoktu.
Ama hatırlama vardı.

Tam Mihrez konuşacakken—

Hava yırtıldı.

Gökyüzü kararırken avlunun ortasında
ateşle çizilmiş bir sembol belirdi. Konsey mührü.

Bu kez geri çekilmediler.

Ses tek ağızdan gelmedi.
Bir ordu gibi geldi.

"Uyanış ilan edilmiştir."
"Savaş başlatılmıştır."

Taşlar titredi.
Sarayın sütunları çatladı.

Kalabalık panikledi.
Bazıları kaçtı, bazıları yere kapandı.

İhanet eden adam gülümsedi.
"Gördün mü?" dedi.
"Ben sizi korumaya çalışıyordum."

Mihrez ona döndü.
Sesi sakindi ama ölüm taşıyordu. "Hayır," dedi.
"Sen sadece tarafını seçtin."

Ve işte o an—

Naya öne çıktı.

İlk kez...
Mihrez'in önünde değil.
Halkın önünde.
Konseyin karşısında.

Kanatları tamamen açıldı.

Işık değil...
dalga yayıldı.

Avludaki herkes nefesini kaybetti.
Zaman bir anlığına durdu.

Naya konuşmadı.

Sadece elini kaldırdı.

Konsey mührü çatladı.

İhanet eden adam yere savruldu;
görünmez bir güç göğsünü bastırdı.
Ayakları yerden kesildi.

Naya'nın sesi sakin çıktı:

"Bu sarayda," dedi,
"eşimi satacak kadar cesur olan
ilk bedeli öder."

Elini indirdi.

Adam yere düştü.
Canlıydı.
Ama kırılmıştı. Konsey sesi öfkeyle yükseldi:

"Bu bir meydan okumadır!"

Naya başını kaldırdı.
Gözleri artık titremiyordu. "Hayır," dedi.
"Bu bir cevap."

Mihrez onun yanına geçti.
Elini tuttu.

Halk yeniden diz çöktü.

Ama bu kez korkudan değil.

Taraf seçmişlerdi.

Konsey mührü geri çekildi.
Ama ardında bir vaat bıraktı:

"Savaş kapınıza geldi."

Naya derin bir nefes aldı.
Mihrez'e baktı.

"Artık sadece kraliçe değilim," dedi.
"Değil mi?"

Mihrez gülümsedi.
Karanlık, gururlu bir gülümseme.

"Hayır," dedi.
"Artık savaşma sebebimsin."

Konsey mührü dağıldığında Mihrez hareket etmedi.

Ne rahatladı.
Ne zafer ilan etti.

Avludaki herkes onun susmasını izliyordu.
Çünkü Mihrez sustuğunda, birinin bedel ödeyeceğini bilirlerdi.

"Tören bitmiştir," dedi sonunda.
Sesi yükselmedi.
Ama saray titredi.

Kapılar kapandı.

Kimlerin içeride kaldığı,
kimlerin dışarı çıktığı
tesadüf değildi.

Mihrez ağır adımlarla tahtın önüne yürüdü.
Naya onun yanında duruyordu ama bu kez
bir adım geride.

Bu bilinçliydi. Mihrez salona baktı.

"Konsey mührü belirdiğinde," dedi,
"kaç kişi rahatladı?"

Sessizlik.

Ama bu kez korkudan değildi.
Bu...
yakalanmış olmanın sessizliğiydi. Mihrez başını hafifçe çevirdi.
Gözleri tek tek yüzlerde dolaştı.

"Ben cinlerin padişahıyım," dedi.
"Yalanı kokusundan tanırım."

Bir adam titredi.
Bir diğeri gözlerini kaçırdı.

Mihrez elini kaldırdı.

Gölgeden muhafızlar çıktı.
İsim okumadılar.
Suç saymadılar.

Sadece doğru kişilerin arkasında durdular.

İhanet edenler o an anladı:
Affedilmeyeceklerdi.

Biri diz çöktü.
"Majesteleri—"

Mihrez sözünü kesti.

"Diz çökmek sadakat değildir," dedi.
"Geç kalmış korkudur."

Naya bu anı sessizce izledi.
Mihrez'e baktığında,
onun eşini değil...
padişah gördü.

Mihrez Naya'ya döndü.

"Kan görmek istemediğini söylemiştin," dedi.
"Sözünü tuttum."

Sonra tekrar salona baktı.

"Ama unutmayın," diye devam etti,
"merhametim sizin için değil...
düzen içindi."

Elini indirdi.

İhanet edenler götürüldü.
Bağırmadan.
İz bırakmadan.

Kapılar kapandığında,
sarayda bir şey eksilmişti.

Ama herkes biliyordu:
Bu eksiklik,
hayatta kalmalarının bedeliydi.

Mihrez Naya'nın yanına geldi.
Sesini yalnızca onun duyacağı kadar alçalttı.

"Benden korkacaklar," dedi.
"Seninle kalacaklar."

Naya gözlerini salondan ayırmadan cevap verdi:

"Peki ya ben?"

Mihrez ona baktı.
Bu kez padişah değil...
eşti.

"Seni," dedi,
"dünyaya karşı ben korurum."

Bu savaşta en tehlikeli şey
konsey değildi.

Tahtında oturan bu adamdı.

Taht odasında her şey bitmişti.

İhanetin gölgesi silinmiş,
salonda sadece taş duvarların soğuk sessizliği kalmıştı.

Mihrez son kapının da kapanmasını bekledi.

Sonra—
hiç kimseye bakmadan
bir anda Naya'ya döndü.

Ve hiç uyarmadan onu kucağına aldı.

Naya bir an ne olduğunu anlayamadı.
Şaşkınlıkla bir çığlık attı—
ama bu korkunun değil, mutluluğun çığlığıydı.

"Mihrez—" dedi gülerek. Mihrez durdu.
Onu indirmedi.

Sadece yüzünü eliyle okşuyordu.
Gözlerinin içine baktı. O bakışta padişah yoktu.
Savaş yoktu.
Hesap yoktu. Sadece özlem vardı.

Bir an bile tereddüt etmeden
dudaklarına kapandı.

Bu bir zafer öpücüğü değildi.
Bu, "hayattayız" diyen bir öpüştü.

Taht odası silindi.
Duvarlar yok oldu.

Bir anda yatak odalarındaydılar.

Mihrez Naya'yı yere indirmedi.
Sanki bırakırsa kaybolacakmış gibi tuttu. Naya ellerini onun saçlarına doladı.
Gözleri parlıyordu.

"Bu gece..." dedi nefesi titreyerek. "Biliyorum," dedi Mihrez.
"Sadece bizim."

Kapı sessizce kapandı.

Geriye kalan her şey—
taht, savaş, konsey—
gecenin dışında kaldı.

O gece
özlemle,
dokunuşlarla,
söylenmeyen ama hissedilen her şeyle
taçlandı. Gecenin ağırlığı üzerlerine çökmüştü.

Naya, Mihrez'in kollarının arasında sessizce dinleniyordu.
Nefesi hâlâ onunla uyumluydu; kalbi sakinleşmişti.

Tam o sırada...
uzaktan, sarayın derinliklerinden gelen sert bir çağrı yankılandı. Mihrez'in bedeni bir an gerildi.

"Gitmem gerekiyor," dedi alçak bir sesle.
Naya başını kaldırdı, gözlerinde hâlâ uykulu bir sıcaklık vardı.

Mihrez eğildi, dudaklarına kısa ama özlem dolu bir öpücük kondurdu.

"Çok sürmez."

Naya hafifçe gülümsedi.
"Zaten duşa girmem lazım," dedi.
"Gelene kadar hazır olurum."

Mihrez başını salladı.

Bir an sonra...
yok oldu.

Oda tekrar sessizliğe gömüldü.

Naya banyoya geçti.
Suyun sıcaklığı omuzlarından akarken, içindeki gerginliği de alıp götürmesini istedi.
Ama nedense...
kalbinin bir köşesinde tanımsız bir huzursuzluk kıpırdanıyordu.

Duştan çıktı.
Havluyu omuzlarına aldı ve giyinme odasına geçti. Tam o anda—

kapı açıldı.

Naya irkildi.

"Mihrez?" dedi, sesi hafifçe titreyerek.
"Sen misin?"

Cevap gelmedi.

Sessizlik...
bu kez ağırdı.

Naya'nın içini ani bir korku kapladı.
Ama kendini toparladı.

Baş edebilirim, diye düşündü.
Artık eskisi gibi değilim.

Odaya bir adım attı.
Etrafına baktı. Kimse yoktu.

Bir adım daha...

Ve tam o anda—

önünde karanlık bir gölge belirdi.

Naya'nın göğsünde
yakıcı bir acı patladı.

Nefesi kesildi.

Gözleri aşağı kaydı.

Göğsünün tam ortasından çıkan hançer,
kanla parlıyordu.

Önünde beliren erkek cin,
 Alaycı bir fısıltı bıraktı:

"Lanetli peri..."

Ve geldiği gibi—
bir gölgeye dönüşüp kayboldu.

Naya'nın dizleri çözüldü.

Yere düştü.

Zemin,
kanla ıslandı.

Gözleri karardı.

Ama tam bilinci kapanırken...
göğsündeki mühür 
alev alır gibi yanmaya başladı.

More Chapters