WebNovels

Chapter 187 - USTANIN GÖLGESİ VE KIRIK AYNA

Garnizon revirinin tavanındaki isli ahşap kirişlere bakarken, Kael Vael'thra'nın hissettiği acı fiziksel değildi.

Evet, kaburgaları nefes aldıkça birbirine sürtünen kırık porselenler gibi gıcırdıyordu. Evet, sağ kolundaki sinir uçları, Alfa Kimera'nın yaydığı o cehennemi ısı yüzünden kavrulmuştu ve şimdi karıncalanıyordu. Evet, Kudret (Aura) rezervleri o kadar boşalmıştı ki, parmağını kaldırmak bile bir dağ kaldırmak gibi geliyordu.

Ama asıl acı, göğsünün ortasında, tam da gururunun durduğu yerdeydi.

Yanındaki yatakta Malik yatıyordu. Devasa çocuk, sargılar içinde bir mumya gibiydi. "Demir Deri"si (Iron Skin) sınırına kadar zorlanmış, yer yer çatlamış ve altındaki kırmızı eti açığa çıkarmıştı. Malik uyuyordu ama uykusu huzurlu değildi; rüyasında hala o parçalanan kalkanını, o "Duvar"ın yıkılışını görüyor gibi dişlerini gıcırdatıyordu.

Kael, başını yastığa gömdü.

Biz bir hiçiz, diye düşündü. O avluda verdiğimiz savaş... O ter, o kan, o çaresizlik... Hepsi bir tiyatroydu.

Zihni, o anı tekrar tekrar oynatıyordu. Gökyüzünden inen siyah şimşek. O ses. VİİİUUU-KIRT. Ve sonra sessizlik.

Onların dakikalarca, canlarını dişlerine takarak, hurda demirlerle, taşlarla, sopalarla çizmeye çalıştıkları o canavar... Subutay için sadece bir nefeslik işti.

Revirin ağır meşe kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriye soğuk bir hava ve ağır postalların sesi doldu.

Garnizon Şifacısı, yaşlı ve huysuz bir kadındı. Elinde, kokusuyla bile insanı bayıltabilecek kadar keskin, yeşil bir merhem kasesi taşıyordu. Arkasından ise Komutan Arin girdi.

Arin'in mekanik gözü, loş odada kırmızı bir ateş böceği gibi parlıyordu. Yüzünde ne bir acıma ne de bir övgü vardı. Sadece soğuk bir veri analizi.

Şifacı, Kael'in sargılarını değiştirirken canını yakmaktan çekinmedi. "Durma öyle odun gibi," diye homurdandı kadın. "Dua et o yaratığın ısısı damarlarını kaynatmamış. Derin yanmış ama etin sağlam."

Arin, yatağın ucunda durdu. Elleri arkasında birleşmişti.

"Uyumadığını biliyorum Vael'thra," dedi Arin.

Kael, gözlerini tavandan ayırıp komutana çevirdi. "Uyuyamıyorum Komutanım."

"İyi," dedi Arin. "Uyku, unutturur. Ve senin bu geceyi unutmaman gerekiyor."

Arin, yanındaki sandalyeyi çekip oturdu. Bu nadir görülen bir hareketti. Genelde ayakta durur, emir verir ve giderdi.

"Dışarıdaki enkazı temizliyorlar," dedi Arin. "O 'Alfa' dediğiniz şeyin leşini parçalamak bile üç saat sürdü. Derisi o kadar sert ki, baltalarımız köreliyor."

Kael sessiz kaldı. O sertliği biliyordu. Kırılan kılıcının, bükülen demir çubuğunun hatırası avuçlarında hala tazeydi.

"Ama o ok..." dedi Arin, sesini biraz alçaltarak. "Subutay'ın oku... Onu çıkarmak için on iki adam gerekti. Vinci kurmak zorunda kaldık. Ok, yaratığın kafatasını, omurgasını ve altındaki granit zemini delip iki metre derine saplanmış."

Kael yutkundu. "On iki adam mı?"

"Evet," dedi Arin. "Tek bir adamın attığı oku, on iki adam yerinden oynatamadı. Fizik kurallarına aykırı, değil mi?"

"Rüzgar," diye fısıldadı Kael. Subutay'ın notunu hatırladı. Rüzgar kırılmaz.

"Rüzgar ve Yük," diye düzeltti Arin. "Subutay Khan, o yayı gerdiğinde sadece kas gücünü kullanmaz. O, rüzgarın ağırlığını, atmosferin basıncını okun ucuna toplar. O bir okçu değil Vael'thra. O bir balista. Hatta bir kuşatma makinesi."

Arin, mekanik gözünü Kael'e dikti.

"Siz neden başarısız oldunuz biliyor musun?"

Bu bir soru değildi. Bir dersti.

"Silahlarımız yetersizdi," dedi Kael, savunmaya geçerek. "Bize hurda verdiniz. Standart çelik o ısıya dayanmıyor."

"Yanlış," dedi Arin sertçe. "Elinize Siyah Diş'i de versem, Yerkıran'ı da versem sonuç değişmezdi. Yine kaybederdiniz. Belki beş dakika geç ölürdünüz ama ölürdünüz."

Kael'in içindeki öfke kabardı ama Arin devam etti.

"Demir kırıldı çünkü siz demirle savaştınız. Sertliğe sertlikle karşılık verdiniz. O yaratık bir dağdı. Siz ise o dağa kafa atan iki keçiydiniz. Subutay ne yaptı? Dağa kafa atmadı. Dağın içindeki çatlağı gördü ve rüzgarı oradan içeri soktu."

Arin ayağa kalktı.

"Khan sizinle görüşmeyecek," dedi.

Kael'in omuzları düştü. Bir "Aferin" beklemiyordu ama en azından bir yüzleşme, bir kelime...

"O kuleye çıkmanıza izin yok," dedi Arin. "O, 'Gölge'dir. Görünmez kalmayı seçer. Eğer sizinle konuşursa, bu sizi muhatap aldığı anlamına gelir. Ve şu an... siz onun için sadece 'hayatta kalanlar'sınız. 'Savaşçılar' değil."

Arin kapıya yöneldi. Ama çıkmadan önce durdu.

"Ama bir mesaj daha bıraktı."

Arin, cebinden siyah, metalik bir nesne çıkardı ve Kael'in yatağına fırlattı.

Nesne, yorganın üzerine düştü.

Bu, Alfa'yı öldüren o devasa okun Kırık Ucuydu. Simsiyah, yoğun, ağır bir metal parçası. Üzerinde hala sönmemiş, nabız gibi atan yeşil rüzgar rünleri vardı.

"Bunu incele," dedi Arin. "O metal, senin kullandığın hurdalarla aynı madenden yapıldı. İmparatorluk çeliği. Ama Subutay'ın elinde o çelik, elmasa dönüştü. Senin elinde ise tenekeye."

Arin kapıyı açtı.

"Silahı suçlamayı bırak Vael'thra. Metali suçlamayı bırak. Sorun metalde değil. Sorun, metali tutan elin zayıflığında."

Kapı kapandı.

Kael, yatağındaki o ağır, soğuk metal parçasına uzandı.

Parmakları metalin yüzeyine değdiğinde, hafif bir elektrik akımı hissetti. Titreşim. Metal hala titriyordu. Vuruşun üzerinden saatler geçmişti ama o kadar yoğun bir enerjiyle yüklenmişti ki, metalin atomları hala şoktaydı.

Kael, parçayı avucuna aldı. Ağırdı. Beklediğinden çok daha ağırdı.

"Kırılmamış," diye fısıldadı Malik'in sesi.

Kael döndü. Malik uyanmıştı. Gözleri yarı kapalıydı ama o da metale bakıyordu.

"Ucu..." dedi Malik hırıltıyla. "Körelmemiş bile."

"Evet," dedi Kael. Metali sıktı. "Çünkü rüzgarla kaplamış. Metal sadece taşıyıcıydı. Kesen şey rüzgardı."

Kael, kendi ellerine baktı. Yanık, nasırlı, titreyen ellerine.

O "Sıkıştırma" (Compression) yapmaya çalışmıştı. Gücü içine hapsetmeye, patlatmaya.

Subutay ise "Akış" (Flow) kullanmıştı. Gücü silahın üzerine giydirmiş, metali bir kılıf gibi kullanmıştı.

Ben bir barajım, diye düşündü Kael. Patlamaya çalışıyorum.

O ise bir nehir. Sadece akıyor.

Kael, metal parçasını göğsüne bastırdı. O soğukluk, içindeki ateşi, o aceleci öfkeyi söndürdü.

"Acele ettik Malik," dedi Kael sessizce. "Silahımız yok diye ağladık. Ama silahımız olsa bile onu kullanacak bileğimiz yokmuş."

Malik, acı bir gülümsemeyle tavana baktı. "O zaman... bilek yapacağız Kaptan. O oku yerinden oynatacak on iki adamdan biri değil... O yayı gerecek tek adam olana kadar."

Dışarıda, şafak söküyordu. Ama bu aydınlık bir sabah değildi. Gri, soğuk ve puslu bir sabahtı. Garnizonun avlusunda, o devasa yaratığın kanlı izleri hala duruyordu. Ve kulenin tepesindeki o gölge, hala oradaydı.

Subutay inmemişti. Onları tebrik etmemişti. Sadece onlara, ne kadar küçük olduklarını göstermişti.

Ve bu, Kael'in bugüne kadar aldığı en büyük dersti.

Savaşçı olmak, en güçlü silahı taşımak değildir. Savaşçı olmak, elindeki çöpü silaha çevirecek iradeye sahip olmaktır.

Kael gözlerini kapattı. Mührü sakindi. İçindeki okyanus dalgalanmıyordu.

Dinlenecekti. İyileşecekti.

Ve sonra, o kuleye tırmanacaktı. Davet edilmese bile.

More Chapters