Solgard'ın kalabalık pazar yerinin gürültüsü, arkalarında boğuk bir uğultuya dönüşerek silinmişti. Şehrin altın varaklı kubbeleri ve mermer döşeli caddeleri yerini, yavaş yavaş daha kaba, daha sert ve tuz kokan bir dokuya bırakıyordu. Kaldırım taşları artık düzgün kesilmiş granit değil, yosun tutmuş, çatlak ve kararmış bazalt bloklardı.
Kael Vael'thra, grubun en önünde, bir gölge gibi sessizce ilerliyordu. Vücudu, Fırtına Tepesi'nin o acımasız disiplinini unutmamıştı. Adımlarını yere basarken topuklarını değil, ayak parmaklarının ucunu kullanıyor, ağırlığını zemine yayarak ses çıkarmıyordu. Karnındaki Aura Çekirdeği, düzenli bir ritimle, bir demirci körüğü gibi çalışıyor; bacak kaslarına sıcak, yoğun bir Kudret (Aura) pompalıyordu. Bu, büyü değildi; bu, bedenin sınırlarını zorlayan saf bir biyolojik verimlilikti.
"Koku değişti," diye fısıldadı Malik, Kael'in hemen sağ arkasından. Devasa cüssesine rağmen, o da şaşırtıcı bir sessizlikle hareket ediyordu. "Balık, katran... ve çürük yosun." "Ve korku," diye ekledi Kael, duraksamadan. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, liman bölgesine yaklaştıkça hafifçe sızlamaya başlamıştı. Bu, fiziksel bir acıdan ziyade, ensesinde gezinen soğuk bir parmak gibiydi. Havadaki Tını (Mana) dengesi bozulmuştu. Liman tarafında, doğal akışa aykırı, "yırtık" ve "kirli" bir şeyler vardı. Engerek'in izi, tıpkı Gri Vadi'de olduğu gibi burada da havayı zehirliyordu.
Sera, Malik ile Mereyn'in arasında, nefesini kontrol etmeye çalışarak yürüyordu. Üzerindeki gri pelerin, onu bu kasvetli sokaklarda bir hayalet gibi gizliyordu ama içindeki ışık, tedirginlikle titreşiyordu. "Burası..." dedi Sera, etrafındaki yıkık dökük balıkçı barakalarına ve ağlarını onaran, yüzleri güneşten ve tuzdan kösele gibi olmuş insanlara bakarak. "Burası Solgard'a benzemiyor. Sanki başka bir diyarın parçası gibi." Mereyn Valdis, elini belindeki hançerden çekmeden cevap verdi. "Burası Şehrin Bağırsaklarıdır Prensesim. Saray balkonundan görünen manzara ile burada solunan hava aynı değildir. Dikkatli olun. Burada gölgeler uzundur."
Limanın ana kapısına geldiklerinde, Kael elini kaldırdı ve grubu durdurdu. Önlerinde, devasa vinçlerin iskeletleri, gece göğüne uzanan paslı parmaklar gibi yükseliyordu. Deniz, kıyıya vuran dalgaların ritmik sesiyle konuşuyordu ama bu ses huzurlu değil, hırçın ve tehditkardı. "Kuzey Deposu," dedi Kael, gözlerini limanın en ucundaki, diğerlerinden daha yüksek ve karanlık olan o büyük yapıya dikerek. "Dördüncü rıhtım. Oraya karadan giremeyiz. Ana yol nöbetçilerle dolu."
Kael'in Aura Sezgisi (Analiz Refleksi), karanlığın içindeki hareketleri seçiyordu. Sıradan askerler değil, paralı askerler ve daha kötüsü; Engerek'in o "sessiz" ve "ruhsuz" adamları devriye geziyordu. "Çatılardan gideceğiz," dedi Kael. Mereyn kaşlarını çattı. "Prenses ile mi? Bu çok riskli." "Aşağıda yürümekten daha güvenli," dedi Kael, soğuk bir kesinlikle. "Malik, sen Sera'yı taşıyacaksın. Mereyn, sen arkayı kolla. Ben yolu açacağım."
Malik, itiraz kabul etmeyen bir hareketle Sera'nın önünde eğildi. "Sırtıma binin Prensesim. Demir Köklerim sağlamdır. Düşürmem." Sera bir an tereddüt etti ama Kael'in gözlerindeki aciliyeti görünce tartışmadı. Malik'in sırtına tırmandı. Devasa çocuk, sanki sırtında bir kuş tüyü taşıyormuş gibi rahatça doğruldu.
Kael, en yakın deponun duvarına doğru koştu. Sıçradı. Bu, sıradan bir zıplama değildi. Kael, ayak tabanlarındaki Kudreti patlayıcı bir şekilde serbest bıraktı. Vücudu yerçekimine meydan okuyarak üç metre yukarı fırladı. Parmakları, nemli taş duvarın çıkıntısına kenetlendi. Kendini yukarı çekti. Arkasından Malik, o ağır cüssesine rağmen, Toprak Aurası ile ağırlığını manipüle ederek tırmandı. Çatıdaydılar.
Aşağısı, bir karınca yuvası gibi hareketliydi. Meşalelerin titrek ışığı altında, yüzlerce adam, devasa sandıkları ve üzeri kalın, siyah brandalarla örtülü kafesleri gemilere yüklüyordu. Ancak yüklenen gemi, Solgard'ın o zarif, beyaz yelkenli ticaret gemilerine benzemiyordu. Gövdesi mat, ışığı yutan siyah bir ahşaptan yapılmıştı. Yelkenleri koyu griydi ve direklerinde hiçbir İmparatorluk arması yoktu. Sadece, ana direğin tepesinde sallanan, rüzgarla değil kendi kendine hareket eden mor bir flama vardı.
Kael, çatının kenarına kadar süründü. Diğerleri de yanına geldi. "O gemi..." diye fısıldadı Mereyn, gözlerini kısarak. "O gemi Dış Diyar yapımı. Niflora veya Musfar tekniği değil. Daha eski. Daha... yasak." "Yüke bakın," dedi Kael. Aşağıda, vinçlerden biri, üzeri örtülü büyük bir kafesi havaya kaldırdı. Kafes geminin güvertesine indirilirken, rüzgar brandanın bir köşesini kaldırdı. Sera, gördüğü şey karşısında çığlığını bastırmak için elini ağzına kapattı.
Kafesin içinde, demir parmaklıklara tutunmuş bir şey vardı. İnsan boyutundaydı ama insan değildi. Derisi, yanık et gibi kömürleşmiş, yer yer çatlamıştı. Çatlakların arasından kan değil, soluk mor bir ışık sızıyordu. Gözleri yoktu; sadece yüzünün ortasında dikey, dişli bir yarık vardı. "Bu..." dedi Malik, midesi bulanarak. "Gri Vadi'de gördüklerimiz gibi. Soluk Yüzler." "Hayır," dedi Kael. Gözleri, yaratığın göğsündeki metal plakaya odaklanmıştı. "Gri Vadi'dekiler başarısız deneylerdi. Bunlar... bunlar tamamlanmış. Bunlar silah."
Yaratık, kafesin içinde debeleniyor, metal parmaklıkları bükmeye çalışıyordu. Çıkardığı ses, bir hayvanın kükremesi değil, metalin metale sürtünmesi gibi tiz bir gıcırtıydı. "Canlı Kargo," dedi Kael, hırsızın notunu hatırlayarak. "Engerek, sadece insan kaçırmıyor. İnsanları dönüştürüp, onları birer savaş makinesi olarak ihraç ediyor. Dış Diyarlar için ordu üretiyor."
Mereyn, gördükleri karşısında donup kalmıştı. Bir Saray Muhafızı olarak görevi İmparatorluğu korumaktı ama burnunun dibinde dönen bu ihanet zinciri, onun hayal gücünün ötesindeydi. "Müdahale etmeliyiz," dedi Mereyn, elini kılıcına atarak. "O gemi kalkmamalı." "Dört kişiyiz," dedi Kael, onu durdurarak. "Aşağıda en az yüz silahlı adam var. Ve Riza orada."
Kael parmağıyla, rıhtımın en ucunda duran silueti işaret etti. Riza. Gölge Hırsızı, bir sandığın üzerine oturmuş, elindeki o ince, iğne uçlu rapier kılıcıyla tırnaklarını temizliyordu. Rahattı. Çevresindeki kaosa rağmen mutlak bir sükunet içindeydi. Bu rahatlık, Kael'in tüylerini diken diken etti. Riza, bir şeylerin ters gideceğini beklemiyordu. Ya da... bekliyordu ve bunu umursamıyordu.
Tam o sırada, aşağıdaki operasyonda bir aksaklık oldu. Yükleme yapan işçilerden biri, ayağı kayıp düştü. Taşıdığı küçük kafes elinden fırladı ve yere çarparak açıldı. İçinden, kedi büyüklüğünde ama akrep kuyruğuna sahip, derisi şeffaf ve iç organları görünen bir yaratık fırladı. **Void-Beast Yavrusu.**Yaratık, panik halinde sağa sola koşturmaya başladı. İşçiler kaçıştı. Riza, yerinden bile kalkmadı. Sadece elindeki kılıcı, bakmadan, omuzunun üzerinden fırlattı. *ZIP.*İnce kılıç havada bir gümüş ışık huzmesi gibi süzüldü ve kaçan yaratığı tam kafasından, zemine mıhladı. Yaratık ciyaklayarak can verdi. Riza, yavaşça yerinden kalktı, yaratığın yanına yürüdü, kılıcını çekti ve işçiye döndü. "Dikkatsizlik," dedi Riza. Sesi rüzgarla yukarıya, çatıya kadar taşındı. "Maliyeti artırır." Ve tek bir hamleyle, işçinin boğazını kesti.
Sera, bu vahşet karşısında dayanamadı. Gözleri doldu. İçindeki ışık, merhamet ve öfkeyle kabardı. Kael bunu hissetti. Sera'nın aurasındaki o ani dalgalanmayı, o parlak Tını birikimini hissetti. "Sera, hayır!" diye fısıldadı Kael, kıza doğru hamle yaparak. Ama çok geçti. Sera'nın kontrol edemediği duyguları, vücudundan dışarıya, saf bir ışık dalgası olarak taştı. Çatının üzerinde, karanlığın ortasında aniden bir deniz feneri gibi parladılar. Aşağıdaki yüzlerce kafa, aynı anda yukarıya, ışığın kaynağına döndü.
Riza, başını kaldırdı. Gri gözleri, çatıda parlayan o altın ışığa kilitlendi. Dudaklarında o bildik, alaycı ve tehlikeli gülümseme belirdi. "Misafirlerimiz var," dedi Riza. Sesi neşeliydi. "Ve görünen o ki, kraliyet ailesi bizi şereflendirmiş."
Kael, Sera'yı omuzlarından tutup yere, çatının karanlık yüzeyine bastırdı. "Işığını söndür!" diye tısladı Kael. "Bizi işaretledin!" Mereyn kılıcını çekti. Malik, Sera'nın önüne geçti. Aşağıdan, alarm çanları çalmaya başladı. Okçular yaylarını gerdi. Riza, adamlarına sakin bir el işareti yaptı. "İndirin onları," dedi Riza. "Ama Prensesi canlı istiyorum. Diğerleri... balıklara yem olabilir."
Kael, Siyah Diş'in kabzasını sıktı. Mührü, yaklaşan tehlikeyle birlikte, omurgasında kızgın bir demir gibi yanmaya başladı. Bu bir keşif görevi olmaktan çıkmıştı. Bu artık bir kuşatmaydı. Ve onlar, gökyüzü ile deniz arasında, düşmanla dolu bir kapanın içinde sıkışıp kalmışlardı.
Kael, Malik'e baktı. "Duvar ol," dedi Kael. Malik, Yerkıran'ı (varsayılan çekicini/veya bulduğu bir demir çubuğu) sıktı. "Kırılmaz duvarım Kaptan." Kael, Mereyn'e döndü. "Prensesi al ve diğer taraftan inmeye çalış. Biz onları oyalayacağız." "Sizi bırakmam," dedi Mereyn. "Bu bir rica değil," dedi Kael. Sağ gözündeki altın iris, karanlıkta vahşi bir hayvanınki gibi parladı. "Bu bir hayatta kalma taktiği. Git."
Rıhtımdan atılan ilk oklar, geceyi yararak çatıya, üzerlerine yağmaya başladı. Sessizlik bitmişti. Limanın karanlık nabzı, şimdi savaş davullarıyla atıyordu.
