WebNovels

Chapter 143 - KESİŞME NOKTASI VE ÇELİĞİN REFLEKSİ

Solgard pazarının o baş döndürücü gürültüsü –satıcıların çığırtkanlığı, metal paraların şıngırtısı ve binlerce insanın uğultusu– Kael Vael'thra'nın kulaklarında anlamsız bir vızıltıya dönüşmüştü. Onun dünyasında şu an sadece tek bir ses vardı: Önündeki hırsızın ritmi bozuk kalp atışları ve deri çizmelerinin taşa vururken çıkardığı o panik dolu pat-pat sesi.

Kael koşmuyordu; akıyordu. Kalabalık, yoğun bir nehir gibiydi. Sıradan bir insan bu insan seline çarpar, yavaşlar veya durmak zorunda kalırdı. Ancak Kael, Fırtına Tepesi'nin o acımasız rüzgarlarına karşı yürümeyi öğrenmişti. İnsanlar rüzgardan daha yumuşaktı. Karnındaki Aura Çekirdeği'ni sıktı. Biyolojik fırını gürledi. Midesindeki sabah kahvaltısı (Pora Teyze'nin börekleri) saniyeler içinde yakıldı ve saf Kudret (Aura) olarak bacak kaslarına pompalandı.

*Sola.*Kael, önüne çıkan bir el arabasının üzerinden, yerçekimi yokmuşçasına süzüldü. *Sağa.*Bir kumaş tezgahının altından kayarken, hareketi o kadar akışkandı ki tezgahın sahibi sadece bir gölgenin geçtiğini sandı.

Önde, siyah pelerinli hırsız panik halindeydi. Arkasına baktığında gördüğü şey bir çocuk değil, durdurulamaz bir avcıydı. Hırsız, kalabalığın en yoğun olduğu "Baharatçılar Sokağı"na daldı. Amacı izini kaybettirmekti. Elindeki mavi cıva şişesini göğsüne bastırarak, önündeki insanları itip kakmaya başladı. "Çekilin! Yolu açın!"

Ancak hırsızın unuttuğu bir şey vardı. Avcı yalnız değildi. Sol taraftaki ara sokağın gölgesinden, bir dağın kopup gelmesi gibi ağır, sarsıcı ve kaçınılmaz bir gürültü koptu. "YOLU AÇIN!" Bu ses hırsızınki gibi cırtlak değildi; bir balyozun örse vuruşu gibi toktu. **Malik.**Devasa çocuk, kalabalığın içinden sıyrılmaya çalışmıyordu. O, kalabalığı yarıyordu. Toprak Aurası ile ağırlaştırdığı omuzlarını bir koçbaşı gibi kullanarak ilerliyordu. İnsanlar, Malik'in yaydığı o yoğun fiziksel basınçla sağa sola savruluyor, farkında olmadan hırsızın kaçış rotasını kapatıyorlardı.

Hırsız köşeye sıkıştığını anladı. Önünde Malik, arkasında Kael. Gözleri, sokağın ortasında duran, üzerinde gri, kaba bir pelerin olan, narin yapılı bir kıza takıldı. Kız, bir tezgahtaki kokuları inceliyor, dünyadan habersiz görünüyordu. Hırsızın zihninde kirli bir plan şekillendi. Rehine. Ya da en azından bir engel. Hızını kesmedi. Doğrudan kıza doğru koştu. Elindeki bıçağı değil ama omuzunu hazırladı. Kıza çarpacak, onu Malik'in üzerine devirecek ve o kargaşada ara sokağa dalacaktı.

--------------------------------------------------------------------------------

Birkaç saniye öncesi - Sera'nın Perspektifi

Sera Lyvannis, burnuna dolan o yoğun tarçın, zencefil ve egzotik baharat kokularıyla büyülenmişti. Sarayın steril, lavanta kokulu havasından sonra burası... burası "gerçek" kokuyordu. Kaba yün pelerininin başlığını biraz daha yüzüne çekti. Kimse ona bakmıyordu. Kimse önünde eğilmiyor, kimse "Majesteleri" diye fısıldamıyordu. "Bu tarafa Prensesim," dedi Mereyn'in sesi, hemen ensesinden. "Buradaki kalabalık... kontrolsüz." Mereyn Valdis, sivil kıyafetler içinde bile bir Ay Işığı Muhafızı gibi duruyordu. Eli sürekli belindeki o gizli hançerin üzerindeydi. Gözleri (bir şahin gibi) sürekli etrafı tarıyordu.

"Biraz daha Mereyn," dedi Sera, eline bir tutam safran alarak. "Sadece... şu anın tadını çıkarmak istiyorum." Tam o sırada, kalabalığın uğultusu değişti. Neşeli pazar gürültüsünün yerini, çığlıklar ve devrilen tezgahların sesi aldı. Sera başını kaldırdı. Sokağın başından, siyahlı bir adamın doğrudan üzerine koştuğunu gördü. Adamın gözlerinde saf, ilkel bir korku ve şiddet vardı. Mereyn anında reaksiyon verdi. Sera'yı arkasına almak için hamle yaptı. "Geri dur!" Ancak kalabalık o kadar sıkışıktı ki, Mereyn'in hareketi bir sepet taşıyan köylü tarafından engellendi. O bir saniyelik gecikme, ölümcül olabilirdi.

Hırsız, Sera'ya sadece iki adım mesafedeydi. Sera, adamın ter kokusunu, elindeki mavi şişeyi ve gözlerindeki o "Seni ezeceğim" bakışını gördü. Büyü yapamazdı; burada, bu kalabalıkta ışığını çağırırsa kimliği açığa çıkar ve panik başlardı. Dondu.

Ve sonra... deprem oldu. Sera'nın sol tarafından, görüş alanını tamamen kapatan devasa bir gölge fırladı. Bu bir insan değildi. Bu, yürüyen bir kale burcuydu. Malik, hırsızın Sera'ya çarpmasına milisaniyeler kala, kendini ikisinin arasına, bir duvar gibi attı. Ama durmadı. Hırsızı karşılamakla yetinmedi. Hırsıza çarptı.

GÜM!

Etin ete çarpma sesi değil, bir çuvalın taş duvara vurma sesi çıktı. Hırsız, Malik'in omuzuna çarptığı an, fizik kurallarına aykırı bir şekilde havada asılı kaldı, göğüs kafesindeki hava boşaldı ve geriye doğru, geldiği yöne fırladı. Elindeki mavi cıva şişesi havaya uçtu. Malik ise kıpırdamadı bile. Ayakları yere, o "Demir Kök" duruşuyla mıhlanmıştı. Sadece pelerini hafifçe dalgalandı.

Havaya fırlayan şişe, düşüp kırılmak üzereydi. İçindeki servet değerindeki sıvı ziyan olacaktı. Ama o an, başka bir gölge, Malik'in arkasından, Sera'nın görüş hizasından bir şimşek gibi geçti. Kael. Kael, havada süzülen şişeyi yakalamak için zıplamadı. Sadece elini uzattı ve parmak uçlarıyla şişenin altındaki havayı "yoğunlaştırdı". (Avatar Refleksi). Bu bir büyü değildi; bu, Kael'in Void doğasının, madde üzerindeki o istemsiz otoritesiydi. Şişe, düşüş hızını yavaşlattı ve Kael'in avucuna, tüy gibi kondu.

Kael yere indi. Sırtı Sera'ya dönüktü. Elindeki şişeyi kontrol etti. Kırık yoktu. "Temiz iş," dedi Kael, nefes nefese bile kalmamıştı. Yerde yatan, nefesi kesilmiş, kaburgaları muhtemelen çatlamış olan hırsız, acıyla kıvranıyordu. Mereyn Valdis, nihayet kalabalığı yarıp Sera'nın önüne geçti. Elindeki hançer, gün ışığında parladı. "Geri çekilin!" diye tısladı Mereyn. "Siviller! Dağılın!" Mereyn'in uyarısı, yerdeki hırsıza değil, ayakta duran bu iki "Tehdit"eydi.

Kael yavaşça arkasını döndü. Sağ elinde mavi cıva şişesi, sol eli ise belindeki Siyah Diş'in kabzasındaydı. Kael'in gözleri (biri safir mavisi, diğeri erimiş altın), Mereyn'in tehditkar duruşuna takıldı. Sonra, onun arkasında titreyen, pelerinli kıza kaydı. Bir anlık sessizlik oldu. Pazar yerindeki gürültü devam ediyordu ama bu dörtlü arasında zaman durmuştu.

Sera, o gözleri tanıdı. Altı ay önce, o revir odasında gördüğü, acıdan ve utançtan kaçırılan o gözler değildi bunlar. Bu gözlerde artık utanç yoktu. Kuzey'in o gri, merhametsiz sessizliği vardı. Kael değişmişti. Yüzü keskinleşmiş, elmacık kemikleri belirginleşmişti. Ten rengi, o eski solukluğunu yitirmiş, rüzgar yanığıyla hafifçe esmerleşmişti. Ama en büyük değişim duruşundaydı. Omuzları düşmüyordu. Dikti. Üzerindeki o basit, yıpranmış seyahat kıyafetlerini bir kralın zırhı gibi taşıyordu.

"Siz..." dedi Sera, fısıltıyla. Sesi titredi. "Döndünüz." Mereyn, Sera'nın tepkisini görünce şaşırdı ama gardını düşürmedi. Hançerinin ucunu Kael'in boğazına doğrulttu. "Prensesi tanıyor musun çocuk?" dedi Mereyn, buz gibi bir sesle. "Elindeki o şişeyi bırak ve diz çök. Bu bir Saray Muhafızı emridir."

Kael, hançerin ucuna baktı. Altı ay önce olsa, bir Saray Muhafızı karşısında titrer, itaat ederdi. Ama o, Fırtına Tepesi'nde Halid İbn Valyr'in sopasını yemiş, Kozmik Bariyer'in fısıltılarını duymuştu. Bu gümüş kürdan ona korkutucu gelmiyordu. Kael, şişeyi yavaşça cebine koydu. Diz çökmedi. "O şişe benim," dedi Kael. Sesi sakin, metalik ve duygusuzdu. "Hırsızı durdurduk. Prensesinizi koruduk. Teşekkür beklemiyorum Muhafız. Ama bana silah doğrultma."

Mereyn'in gözleri kısıldı. Bu çocuğun aurası... tuhaftı. Büyücü gibi kokmuyordu ama sıradan bir sivil gibi de değildi. Yoğundu. Ağır ve karanlık bir yoğunluk. "Sen kimsin?" diye sordu Mereyn, adımını ileri atarak. Baskı kurmaya çalışıyordu. Tam o sırada, Malik araya girdi. Devasa cüssesiyle Kael ve Mereyn'in arasına, Kael'in sol tarafına (Kalkan tarafına) geçti. Gölgesi Mereyn'in üzerine düştü. "Biz demirciyiz," dedi Malik, o kalın, güven veren sesiyle. "Ve o şişe, babamın dükkanı için lazım. Onu alıyoruz."

Sera, Mereyn'in kolunu tuttu. "Dur Mereyn," dedi. Pelerininin başlığını hafifçe indirdi. Yüzü ortaya çıktı. Altın sarısı saçları, pazarın kiri ve tozu arasında bile parlıyordu. Sera, Kael'e doğru bir adım attı. Gözleri dolmuştu. "Kael..." dedi. "Malik... Siz... yaşıyorsunuz." Kael, Sera'ya baktı. Kızın gözlerindeki o saf sevinci, o ışığı gördü. İçindeki Void, bu ışığa açlıkla tepki verdi, Mührü sızladı. Ama Kael iradesiyle o açlığı bastırdı. "Yaşıyoruz Prenses," dedi Kael. Resmiyet, aralarına ördüğü yeni duvardı. "Sadece... biraz değiştik."

O sırada, yerde yatan hırsız inleyerek doğrulmaya çalıştı. Elini koynuna attı. "Riza..." diye hırladı hırsız, ağzından kan tükürerek. "Riza sizi bulacak..." Kael'in bakışları anında hırsıza döndü. Riza. Bu isim, zindandaki o aşağılanmayı, Malik'in boğazına dayanan kılıcı ve kendi kolunun kopuşunu hatırlatan bir tetikleyiciydi. Kael, hırsızın üzerine yürüdü. Mereyn bile onun bu ani, yırtıcı hareketine tepki veremedi. Kael, hırsızın yakasına yapıştı ve onu tek eliyle, sanki bir bez bebekmiş gibi havaya kaldırdı. Sağ kolundaki siyah damarlar, ceketinin altından hafifçe mor bir ışıkla titreşti. Bu, kas gücü değildi; bu, Hidrolik Tını basıncıydı.

"Riza nerede?" diye sordu Kael. Sesi fısıltıdan farksızdı ama hırsızın gözlerindeki korkuyu büyütecek kadar netti. "L-Liman..." diye kekeledi hırsız. "Kuzey Deposu... Gece yarısı... Sevkiyat..." Kael hırsızı bıraktı. Adam çuval gibi yere yığıldı. Kael, Malik'e baktı. "Duydun mu?" "Duydum Kaptan," dedi Malik, yüzü sertleşerek. "Alışveriş bitti sanırım."

Sera, ikisinin arasındaki bu sessiz, karanlık iletişimi izliyordu. Onlar artık bahçede oyun oynadığı çocuklar değildi. Onlar, bir savaşın içinden gelmişlerdi. "Ne sevkiyatı?" diye sordu Sera. "Neler oluyor Kael?" Kael, Sera'ya döndü. "Sizi ilgilendirmez Prenses," dedi. "Sarayınıza dönün. Burası... kirlenmek üzere." Kael, Malik'e işaret etti ve kalabalığın arasına karışarak hızla uzaklaştılar. Arkalarına bakmadılar.

Sera, pazarın ortasında, elinde tuttuğu safran tutamıyla kalakalmıştı. Mereyn, yerdeki hırsızı kelepçelerken mırıldandı. "O çocuk... O çocukta yanlış bir şeyler var Prensesim. Gözleri... insan gözü gibi bakmıyor." Sera, Kael'in kaybolduğu yöne baktı. "Evet," dedi içinden. "O bir insan değil artık. O bir kılıç. Ve kınından çıkmış."

Malik ve Halid durup ona baktılar. Kael onlarla konuşmuyordu. Kendi içine, o karanlık Void (Hiçlik) okyanusuna konuşuyordu.

"Yıllardır seni tutmaya çalıştım," dedi Kael, rüzgarın uğultusuna karşı. "Senden korktum. Seni bastırdım. Ve sen her seferinde beni yaktın. Çünkü ben zayıftım. Ben bir kağıt parçasıydım ve sen bir yangındın."

Kael, gözlerini o siyah dağlara dikti.

"Ama şimdi... Şimdi seni gömüyorum. O dağın altına, o soğuğa gömüyorum."

Derin bir nefes aldı. Soğuk hava, dişlerini sızlattı.

"Uyandığında..." dedi Kael, sesi sertleşerek. "Seni taşıyacak bir beden inşa etmiş olacağım. Artık damarlarımı yakamayacaksın. Artık kemiklerimi kıramayacaksın. Çünkü ben et olmayacağım. Ben demir olacağım."

Bu bir büyü değildi. Bu, bir yemindi.

Ve Aeyrdrasil evreninde, Kudret (Aura) , yani insanın kendi yaşam enerjisi, en çok bu tür yeminlerle beslenirdi.

Kael'in karnının derinliklerinde, midenin altında, şimdiye kadar hiç hissetmediği, Tını'dan tamamen farklı, minik, sıcak, katı bir nokta titreşti.

Aura Tohumu.

Halid, bu titreşimi hissetti. Dudaklarının kenarında, belli belirsiz, tehlikeli bir gülümseme oluştu.

"Güzel bir konuşma," dedi Halid. "Ama dağlar kelimeleri dinlemez Kael. Dağlar sadece adımları sayar. Yürü."

Kael, çantasının kayışlarını sıktı. Başını eğdi ve rüzgarın içine doğru, o gri sonsuzluğa ilk adımını attı.

Büyücü Kael ölmüştü.

Savaşçı Kael, o ilk adımın çamurunda doğmaya çalışıyordu.

More Chapters